Açılış Konuşması
Ayşegül GüçhanMerhaba değerli konuklar, deneyimlerini bizlerle paylaşacak olan katılımcılar ve çok sevgili öğrenciler. Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat Yönetimi Bölümü olarak bugün ilkini düzenlediğimiz ve her yıl kapsamını geliştirerek düzenleyeceğimiz perspektif toplantılarının ilkine hepiniz hoş geldiniz. Perspektif öncelikle Sanat Yönetimi Bölümü’nün mesleğe yönelik bir toplantısı olarak düşünüldü. Hepimizin bildiği gibi Sanat Yönetimi Türkiye’de yeni bir alandır. 1998’de akademik öğretim programına alındı. Bilgi, Yıldız, Kültür ve Yeditepe Üniversitelerinde verilen bir program olan sanat yönetiminin, dört üniversitede de odaklandığı alanlar farklıdır. Kar amaçlı olan ya da olmayan sanat kurumları, vakıflar ve sanat organizasyonlarının yönetici pozisyonuna gelebilecek kişileri profesyonel yaşama hazırlamayı hedefleyen bir yapıya sahiptir. Eğitim programımızın bir parçası olarak planladığımız perspektif toplantılarını tasarlarken, öncelikle doğrudan doğruya bir bileşeni olduğumuz sanat ortamının diğer bileşenlerini göz önünde bulundurduk. Neydi bu bileşenler? Sanatçılar, sanatçı yetiştiren okullar, sanat yöneticisi yetiştiren okullar, kar amaçlı olan veya olmayan sanat kurumları, sivil kültür sanat inisiyatifleri, sanat yazarları ve eleştirmenleri, sanat yazımının mecrası, mimarlar, sponsorlar, belediyeler, ve kültür bakanlığı, küratörler., Bu yıl işlerimizin yoğunluğundan dolayı, tüm bileşenleri değil, kar amaçlı olmayan sanat kurulları ve sivil toplum inisiyatiflerinden katılımcılarla toplantımızı gerçekleştireceğiz. Ancak önümüzdeki yıllarda tüm bileşenleri katmayı hedefliyoruz. Toplantımız iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde, kar amaçlı olmayan sanat kurumları ve sivil sanat inisiyatiflerinin temsilcileri, geçen yıl gerçekleştirdikleri etkinlikler üzerinden etkinliklerini ve etkinlik amaçlarını açımlarken, toplantının ikinci bölümünde, konuşmacılar temsilcisi oldukları sivil kurumlar ve inisiyatifler üzerinden işlev ve işleyişleri ve söz konusu kurumların biçimsel mimari oluşuma etkileşimleri üzerine deneyimlerini ve vizyonlarını bizlerle paylaşacaklar. Bu toplantının kayıtları toplantı sonrası dekode edilerek Türkçe ve İngilizce olarak bir kitaba dönüştürülecek. Böylece özellikle Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Sayın Profesör Hüsamettin Koçan’ın sık sık vurguladığı toplumsal belleğe de katkı işlevini atlamamış olacağız. Bu toplantı kuşkusuz tam bir ekip çalışmasının ürünüdür. Bizi başlangıcından itibaren yüreklendiren Sayın Rektörümüz Profesör Doktor Ahmet Serpil’e ve Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Bedrettin Dalan’a özellikle teşekkür etmek istiyoruz. Ve bu saatlerde dersi olduğu halde bizi kırmayarak geldiği ve açılış konuşması yapmayı kabul eden Dekan Yardımcısı Sayın Mehmet Zahit Büyükişleyen’e de şükranlarımızı iletiyoruz. Aynı zamanda bu toplantının ses kayıtlarını dekode etme gibi güç bir işi üstlenerek bize her zaman olduğu gibi destek olan Şişli Belediyesi Belediye Başkanı Sayın Mustafa Sarıgül’e minnettarız. Toplantının hazırlanmasında bütün arkadaşlarım, meslekdaşlarım ve çok sevgili asistanlarımın insanüstü çabaları olmasaydı, kesinlikle bu toplantı gerçekleşemezdi. Ve bu toplantı mekânının askeri Müze Kültür Sitesi’nin yöneticilerinin destekleyici, anlayışlı ve profesyonel tavırlar ıda bize çok büyük destek oldu.. Kendilerine içtenlikle teşekkür ediyoruz. Hoş geldiniz.
Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcımız Sayın Profesör Mehmet Zahit Büyükişleyen’i yanıma davet etmek istiyorum.
Mehmet Zahit BüyükişleyenDeğerli konuklar, sevgili öğrenciler, Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat Yönetimi Bölümü’nün düzenlediği Perspektif konulu seminerin birinci toplantısına hoş geldiniz. Dilerim bu toplantılar geleneksel bir süreklilik içerisinde her yıl yapılsın, belgelensin ve gelecek kuşaklara ulaştırılsın. Bir ulusun kültür yaşı o ulusun yetiştirdiği sanatçı ve sahip olduğu sanat yapıtlarının sayısı ile ölçülür. Geçmişlerinde sanat eserlerinden yoksun toplumlar egemen devlet olarak devamlı yaşamak şansına sahip olamazlar. Sanat kültürü zengin ve bir geçmişi olan toplumlar ise kendi egemen devletlerine sahip oldukları gibi egemen yaşama gücünü kaybetmiyorlar. Demek ki ulusların yaşama potansiyeli toplumların sanatsal yaşamıyla orantılıdır... Gelecekteki sanatsal yaratımlar ve etkinliklerin yanı sıra sanatsal yaşamımızın planlanması da geçmişin son derece dikkatlice incelenmesi ve tekrar tekrar gündeme gelmesiyle olası görülüyor. Yapılanlar, söylenenler doğrular ya da yanlışlar saptanmalı, belgelenmelidir ve aynı zamanda kritik edilmelidir ki gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzu yerine getirelim. Yani onlara olan borcumuzu ödeyelim. İşte Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat Yönetimi Bölümünün birincisini bu sene düzenlediği Perspektif konulu toplantısı beş önemli misyonu taşımaktadır.
bir yılın sanat, kültür olaylarını gözden geçirmek,
sanatsal olguların unutulmamasını sağlamak, bir yayınla belgelemek, kalıcı kılmak, yani geleceğe belge bırakmak
sivil inisiyatiflerin kültür ortamındaki etkilerini vurgulamak
açılmakta olan, açılan ve kapanan müze olgusu gibi güncel sorunları göz önüne sermek.
İstanbul dışındaki merkez ya da kurumların önemini vurgulamaktır.
Bu toplantının gerçekleşmesinde emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim ve hepinize saygılar sunarım.
Ayşegül GüçhanToplantımızın birinci bölümü kar amaçlı olmayan sanat kurumlarının ağırlıklı olarak 2003-2004 sezonunda yaptıkları etkinliklerle ilintilidir. Bu konuda bizi bilgilendirmesi için Sayın Yardımcı Doçent Doktor Başak Şenova’yı yanıma davet etmek istiyorum.
Başak ŞenovaMerhabalar. Açıkçası ben fazla konuşmayacağım. Çünkü tahmin ediyorum ki, hem Ayşegül hocamız, hem Zahit Bey’in söyledikleriyle bir çerçeve oluştuğunu düşünüyorum.Sonuçta sunumların her biri bir sene içinde gerçekleşen projelerden bir seçki niteliğini taşıyor. Öncelikle Ali Akay ile başlayacağız. Ancak Ali Akay bize genel bir çerçeve çizecek. Daha sonra teker teker projelerle devam edeceğiz. Geldiğiniz için tekrar teşekkür ederiz.
Ali AkayMerhaba, evet ben burada biraz Ak Sanat üzerine konuşmak isteyeceğim. Öncelikle Türkiye’deki kar amaçlı olamayan sanat kurumları diye adlandırılan kurumlarla ilgili olarak genel bir çerçeve çizeceğim. Çünkü son yıllarda bu çok da moda olan bir şey var. Kamusal alan ve özel mekân ayrımı sanatlarda da sosyal bilimlerde ayrım tamamen geçerli bir vaziyette duruyor. Ve 1980’li ve 1990’lı yıllardan itibaren başlamış olan bir neo-liberal ekonominin çerçevesi içinde çizgisi içinde ilerleyişi içinde her yerde olduğu gibi Türkiye’de de özel kurumlar, özel televizyonlar, üniversiteler ve de özel kurumlar bu özelleşmiş yaşamlarımızın bir parçası oldular. Hatta öyle ki gazetelerde köşe yazarları bile özel hayatlarını yazıyorlar. Türkiye’nin, Kamusal alan için talihsiz bir kaderi var.. Çünkü batı kaderinin tersine Türkiye’de kamusal mekânın sahipleri yani hükümetler, devlet kurumları ve belediyeler, iktidara geldikleri zaman bunları her zaman kendi seçmenleri ve kendi ideolojik yapılanmaları doğrultusunda kullandılar ve 80-90’lı yıllardaki bu neo-liberal ekonomide de birdenbire bu devlet kurumlarına olan güvenin bitirildiği zaman özel kurumlar bu devlet kurumlarının, kamusal mekanın sahipleri olmaya başladılar. Son yıllarda özellikle de 90’lı yılların sonunda ve 2000’li yılların içinde birçok sanatsal faaliyet; özel bankalar, şirketler, kişisel girişimler tarafından gerçekleştirildiler. Kar amacı olmayan kurumlar diye geçen kurumlar çağdaş sanatı destekliyorlar. Özel galerilerin ve belediye galerilerinin tersine güncel ve çağdaş sanatın temsilciliğini yapıyorlar. Fakat genelde bu kurumlarda satış olmadığından bir koleksiyoncuya hitap etmediğinden bir galericinin gücüyle çalışmadığından satış yapılmıyor dolayısıyla kar elde etmiyorlar. Bunun dışında birazcık bu genel çerçevenin dışına çıkıp özellikle Beyoğlu’nda odaklanmaya başlayan bir sanatsal yapılanmadan bahsetmek lazım. Yani burada konuşacak olan bütün kurumlar aşağı-yukarı İstiklal Caddesi’nin üzerinde bulunuyorlar. Hiper merkezileşmiş bir yapılanma içindeler. Taksim’den, Aksanat’tan başlayıp öbür tarafta Borusan’a giden çizginin içinde banka galerileri, Yapı Kredi ,Borusan, Platform, GG veyahut özel galeriler var.Karşı sanat var; bir galeri ancak satış yapılmadığından kar amacı gütmeyen bir galeri gibi duruyor. Berhan belki beni doğrular konuşmasında, bu benim aldığım enformasyonlar doğrultusunda söylediğim bir şey. Diğer yandan hemen orda açılan Galerist özel bir galeri, arkasında Galatasaray’da ki Apel İstanbul’un Çağdaş Sanat Merkezi yapılanmasını oluşturuyor. Şimdi bu İstanbul açısından baktığımız gibi, Türkiye açısından da bir mikrokozmoz durum karşımıza çıkarıyor. Sadece Beyoğlu’na odaklanmış bir sanatsal faaliyetler grubu diyebiliriz buna. Çağdaş ve güncel sanatı gönderen gruplar. Fakat bu göstermenin ötesinde bir sanatçılar açısından çok önemli bir problem var, o da prodüksiyon problemi. Yani sanatların üretme maliyetleri. Bu kurumlardan kaç tanesi bunu karşılıyor, ona bakmak lazım. Bildiğim kadarıyla hepsi bunu karşılamıyorlar. Gösterme imkânı sunuyorlar ama sanatçılar kendi imkânlarıyla üretimlerini gerçekleştiriyorlar. Yahut da küratörlerin daha önce yapılmış işlerden oluşturduğu sergileri gösteriyorlar. Özellikle yurt dışından geldiği zaman bu işler, bunların çoğu orası için üretilmiş olmayan ama gezen işler; dolayısıyla bir üretim masrafı yok. Bir taşıma ve seyahat masrafıyla biten bir şey. Ama güncel ve çağdaş sanat diye adlandırılan bu sanat biçiminin sanat çevresi ve koleksiyoncular tarafından kabul edilmesinin olmazsa olmaz koşullarından bir tanesi de içinde yaşamış olduğumuz bütünleşmiş dünya kapitalizminin kendi ana mantığının içinde olan satış ve para etme değer meselesi çıkıyor karşımıza. Güncel sanat eğer bir emtia olarak, bir meta olarak para eder bir şekilde sanat çevresine sokulmuyorsa eğer burada değersiz bir gösterge haline geliyor. Dolayısıyla şu an kar amaçlı olmayan kurumlar Türkiye’de güncel sanatın içinde bulunduğu durumda ne yazık ki üretim gösterme, işaret olma şansına rağmen bir emtia olma şansı gözükmüyor. Şimdi bu durum içinde küreselleşmiş bir sanat dünyasının parçası olan ama aynı zamanda o küreselleşmenin içinde dolaşıma giremeyen Türkiye’nin içinde üretilen sanatların küreselleşmiş piyasa içindeki yeri nedir diye sorduğumuzda, buna verilecek olan cevap oldukça cılız kalacak gibime geliyor. Çünkü bunların gösterilme imkânlarının olduğu, sponsorların olduğu, üretim masraflarının karşılandığı ama satış imkânlarının hâlihazırda olmadığı bir ortamda Türkiye‘deki sanat pazarı diyeceğim, çünkü piyasası yok, bir pazar gibi işliyor yani. Ekonomistlerin çok eskiden kullanmış olduğu bir kelimeyi hatırlatmak istiyorum. İç pazar için üretim. Türkiye’de de sanatta iç pazar için üretim açılmış vaziyette. Modernist bir yaklaşım içinde iç pazara yakışan bir sanat pazarı var. Ama bu sanat pazarı piyasaya daha dönüşmüş değil. Yani postmodernleşmiş, sanayileşmenin ötesine gidip postendüstriyelleşmiş bir toplumun şirket modeli üzerinden oluşan anlayışın içinde bulunan Türk sanayi sonrası ekonomisi sanatlarda çok fazla gözükmüyor. Sanatta da bu yansımıyor. Şimdi buradan yola çıkarak, bu Beyoğlu’nun içindeki ve benim de içinde bulunduğum Aksanat üzerinde birazcık daha konuşup bitireceğim. Aksanat’ta benden iki sene evvel bir değişim oluştu, yani başka bir tarafa doğru yönelmek istediler, Aksanat yöneticileri ve Levent Çolakoğlu, Hasan Bülent Kahraman ve benim de içinde olduğum bir danışma kurulu Aksanat’ın içinde bir tür yeni yapılanmaya doğru gitti. Bu yeni yapılanma çağdaş yahut güncel sanatın gösterilme imkânlarını sunmaya başladı. Ama bütün bu bahsedilen kurumlar arasında ancak Aksanat’ın da yapmış olduğu şöyle bir şey var; Birincisi, üretimi maliyeti sormaksızın ödemesi. Sanatçıların prodüksiyonlarını ödemesi, ikincisi bunun taşınmasına yardımcı olduğu gibi insanların seyahatlerine da yardımcı oluyor.Türkiye içinde ve dışında olmak üzere işleyişi böyledir.. Bildiğim kadarıyla bir iki tane kurum haricinde bu yapılanma aynı şekilde çalışmıyor. Bunun yanında Aksanat’ın yapmaya çalıştığı, Türkiye’deki, sanatsal olduğu kadar, entelektüel dünyayı da sanatlarla birleştiren bir workshop’lar alanı haline getirmek ve bu seneden itibaren başlayacak olan bir yeni programı uygulamak istiyor. Bu programda da psikologlar, sosyologlar, psikanalistler, antropologlar vs. yani daha çok sanatı sosyal-bilim olarak ele alan branşlarla sanatçıların kendi workshopları arasındaki ilişkiyi pekiştirip, bunların arasındaki, yani sanatsal olanla, düşünsel olan arasındaki o ince çizgiyi kurmaya çalışan bir refleksiyon alanı haline gelmek istemesi Aksanat’ın. Dolayısıyla bugünkü güncel sanat diye adlandırılan ve sanatın bir parçası olan konferans, konuşma, workshop ve siyasi, sosyolojik, antropolojik olduğu kadar sanatsal alanları da aynı hiyerarşisiz çerçeve içinde okumaya başlamak ve bunları bir sosyal formasyon haline getirmeye çalışmak projesi. Bu ikincisi bunların; İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Borusan, Garanti yahut Aksanat’ın da içinde bulunduğu diğer bir üçüncü yapılanması. Yani sadece sanat gösteren bir yer değil aynı zamanda birçok festival organize eden, birçok konuşma ortamlarını ortaya çıkartabilen, güncel sanatın karakterlerinden birini göstermeye başlamış olmasıdır. Yani 1990’lı yıllarda başlayan felsefe, sosyoloji ve siyasetin sanatlarla birlikte ele alınmasının gösterildiği yerlerden biri olarak İstanbul dünyadaki diğer büyük kentlerin benzeri olan bir küresel merkez olarak sanatsal ve entelektüel faaliyetlerin gösterildiği merkezlerden farklıdır. Ekonomik olarak, yani sermayenin bir parçası içinde küreselleşmiş dünyanın içinde yer bile alamayan bir sanat ortamının kurulmaya çalışması aşamasını göstermiş olmaları. Bunların arasında bir şey daha söylemek istiyorum; mesela daha marjinal bir yapı içinde olan Apartman Projesi var, hiçbir geliri olmayan ama geliriyle sanatçılara imkan sağlamaya çalışan bir proje bu, Selda Asal belki birazdan bahsedecek konuşmasında. Yine de bütün bu projelerin büyük bir çaba gösterdiğini söylemek lazım. Büyük bir oluşum içinde yenilenme içinde olduğunu söylemek lazım. Ama en büyük eksiklerden bir tanesi olan, bunların müze kurumları, belediye kurumları yahut özel koleksiyonlar tarafından satın alınma imkânlarının Türkiye’de hala kurulmamış önemli bir sorundur. Çünkü çağdaş veya güncel sanatın işlemesi için sanatçıların üretimlerinin bir maddi dönüşüm sağlamaları mümkün olacaktır. Teşekkür ediyorum.
Ayşegül GüçhanAli Akay’a çok teşekkürler. Türkiye’de özellikle güncel sanat çerçevesi içinde çok az sanatçı inisiyatifi var. Bunlardan ilki 1999 yılında kurulan Apartman Projesi. Hemen hemen aynı dönemlerde tekrar yapılanan bir Dükkân Projesi vardı, kapandı. Daha sonra benim bildiğim kadarıyla Loft var ve de hala ayakta olan oda projesi bir de İzmir’de Kutu Projesi var. Şimdi Selda Asal’ı çağırmak istiyorum ben. En son yaptığı K-34 projesiyle de ilgili olarak konuşacak ve de sizlere apartman projesinden bahsedecek
Selda AsalMerhaba, ben aslında Apartman Projesiyle ilgili videodan bazı görüntüler göstererek üzerinden konuşmak istiyorum. Çünkü diğer konuşmacılar kadar konuşma konusunda deneyimim yok. Onun için size kısaca, Apartman Projesinden bahsedeceğim. 1999 yılında kurulmuştur.Daha doğrusu bunun bir kuruluş değil, bir tünelin sokağa bakan üç pencereye daha çok da pencere enstelasyonu, vitrin enstelasyonu yerleştirmesi diyebileceğimiz sergilerle başlayan ve disiplinler arası bir nevi tartışmayı başlatmayı hedefleyen olmayı saptayan bir projeydi. Ama zaman içinde bu hedef biraz değişti. Uluslararası projelere açık olan güncel sanatla ilgili genelde alternatif bir mekân olmayı sürdürdü. 1999’dan beri tahminen yirmi kadar proje oldu. Bunlardan bazıları yurt dışından seyahat projeleri, örneğin Viyana’dan başlayan Bağdat’a kadar süren bir süreç içerisindeki videoyla ilgili çalışmalarını göstermesine dönük bir nevi seyahat projesiydi. Şimdi de Vietnam’a giden gezici bir proje konuğumuz olacak. Aslında pencereleri dışa dönük bir sergileme anlayışı taşıyan bir proje oldu. Şimdi ben size hem göstereyim, daha sonra Apartman projesini de kısaca göstereceğim. Ondan sonra da K-34 projesini göstereceğim. Gördüğünüz ‘ayakkabı dükkânı’. Bu proje için 23 sanatçı davet etmiştim. Projelerin ilki olduğu için çok kavramsal bir proje değildi. Sadece insanların ayağının uğurlu gelmesi için çok sevdiğim arkadaşlarımı, bazı küratörleri, galeristleri de bu projeye dâhil ettim. Üç pencere de dışa dönük bir sergi oldu. Biraz da insanların içeriye doğru girip bir şeyler görmelerinden ziyade, dışardan hemen görebileceği bir sergi ortamı olmasını sağladık. Bu da ikinci projeydi. Temizlik malzemeleri dükkanı. Bu proje de içerden ve dışardan izlenebilen videolardan oluşuyordu. Bazı projeler tarihçiler, yazarlar, edebiyatçıların da davetiyle gerçekleşti. Bu düş satın alma dükkanı, bunda da Apartman projesi üç penceresi ve monitörler ekleyerek gerçekleşmesini sağladık. Büyük firmalar bizleri anlamasalar da malzeme konusunda destek oldular. Aslında düş satın alma dükkânı ilerleyen bir proje, İzmir Alsancak’ta sergilendi. Bu Apartman projesi kapsamında Mürüvvet Türkyılmaz’ın yönettiği açık masa, bu masada da sanatçılar ve işleri üzerine daha analitik bir biçimde yaklaşmak, farklı bir tartışmaya alıştırmak, bunun çerçevesinde aynı zamanda platform desteklemişti. Şu anda görmekte olduğumuz Ütopya Travel, Kahire’den Viyana’ya giden uzun yol boyunca, bütün videoları toplayıp arşiv oluşturuldu. Ve bir merkezin önünde apartman projesinin önüne şu gördüğümüz Mercedes’i park edip, böyle bu şekilde işleri prezante eden bir proje oldu. 2003 yılında, 2002’de Başak Şenova ve Francesco Bernardelli’nin küratörlüğünü yaptığı bir sergi oldu. Bienal zamanında Ceren Oylum da aileye dâhil oldu. Mürüvvet Türkyılmaz’dan sonra. Bienal zamanıyla aynı zamanda gündüzleri de İsveçli iki sanatçının sergisi tarafından da kullanılıyordu. Daha sonra disiplinler arası çalışmalara da ağırlık veriyor demiştik. Gaye Boralıoğlu bir yazar romanını değişik bir sergileme anlayışıyla Manuel Çitak’ın fotograflarının çektiği bir çalışma oldu. Bu yılın Nisan, Mayıs aylarında gösterildi. Adeta bir sokak, radyo tiyatrosu gibiydi gerçekten ve çok enteresandı. İmajlar pencereye projekte edilirken teks dönüyordu. Az önce sözünü ettiğim sanatçı haftasında Hale Tenger’in ‘açık masa’sını görmüştük. Çok kısa süren platformdaki konferans bu tabi daha sonra devam edecekti. Fakat apartman projesinde bireysel çok fazla sanatçı olduğu için çok fazla yoğunluk gösterilemedi. Bu sanatçı haftalarının devam etmesini istiyoruz. Çünkü halkımızı bilgilendirmek gerekiyor ve bizim bu üç pencereden dolayı çok iyi bir avantajımız var. Biz bunu gayet iyi bir şekilde kullanabiliriz. Şu anda Ceren Aykut’la benim ortaklaşa çalışmamızı görüyorsunuz. K-34 İstanbul ve Köln arasında sözel ve görsel bir şey K-34’ün elemanları Almanya’da müzik piyasasında önemli kişilerden oluşuyor.
Ayşegül GüçhanŞimdiki konuğumuz Fulya ERDEMCİ, bizlerle proje 4-L deki bir sergisini anlatacak
Fulya ErdemciMeraba, Proje 4-L ile ilgili öğleden sonra konuşacağım. Kısaca, proje 4-L özel bir teşebbüstü, merkezdi. Müze olma amacındaydı. Ama bir koleksiyonu yoktu. Ben 1 sene boyunca yöneticilik yaptım. Bu süre içerisinde 6 adet sergi yaptık. Ne yazık ki Eylül ayında kapattık. Proje 4-L’nin hedefi zaten var olan dogmaları sorgulamak, radikal olana yer açmak ve çağdaş sanatın içindeki soruları tekrar gündeme getirmekti. Ve bunun bir parçası olarak da bir resim sergisi yapmak istedim. Çağdaş sanatın içinde resim her zaman bir üvey evlat muamelesi gördü. Özellikle de Türkiye ‘de sanki çağdaş sanatın içinde resim olamazmış gibi algılandı. Bu sergide aslında; her şeyden sonra resme yeniden nasıl yaklaşabileceğimizi sorgulayan bir sergidir. Bu konuda yeni mevhumlar var, yeni algılama biçimleri var, yeni malzemeler var ve modernist resmin sorgulanmasından sonra bir laboratuar ve denemeler var. Bu sergi adından da anlaşılacağı üzere, organize ihtilaf, birbiriyle uyum içinde olduğu bir sergi değil. Organize ihtilaf aslında Alan Gren’in bir röportajından alınmıştır. Orada şunu söyler;”Benim resimlerimde uyuma bakmamanız gerekiyor, benim resimlerimde organize ve kontrollü bir ihtilafa bakmanız gerekiyor.” Ben serginin adı olarak bunu özellikle seçtim çünkü rönesanstan itibaren hep güzelliğin estetiğin tanımının içinde, uyum ve armoni vardır. Bütün parçalar birbiriyle öyle uyum içinde olacak ki, ne bir şey koyabileceksiniz, ne de bir şey çıkarabileceksiniz. Oysaki bu sergide bunu demiyoruz! Bu sergide diyoruz ki, birbiriyle çelişen parçalar olmasına rağmen bütünü güzel olabilir diyoruz. Yeni bir estetik set öne sürüyoruz. Daha doğrusu Alan Gren’in öne sürmüş olduğu anlayışı, sergi genelinde yapıyoruz. Bu sergide, Bugün çağdaş sanatın içinde iç içe geçmeler, interaktif yaklaşımlar var. Artı bütün alanların birbiriyle ilişkisi, artı resmin içine ve dışına bakışımız var. Bu nedenle resmin sosyal hayattaki yerini de sorgulamış olduk. Örneğin tabela ressamları var, belki onlar müzenin içine giremiyorlar ama belli bir şeyi icra ediyorlar, ya da Aydan Murtazaoğlu, Bülent Şenger’in bir projesi var, o da keza resmin sosyal hayatını gündeme getiriyor. Her ikisi de çağdaş sanatın tanınmış simalarından, ama ilk sanata başlangıçları, ikisinin de resimdir. Ben kendilerine böyle bir resim sergisi düzenliyorum dediğimde, bana üç buçuk senedir ders verdikleri, emeklerden oluşan bir grubun eserlerinden bir seçki hazırladılar. Bu resim sergisi iki kattan oluşuyor, yaklaşık on dört sanatçının işleri gösterildi. Organize ihtilaf, bugün resmin çağdaş sanat içindeki yerine tekabül ediyor. Rönesanstan itibaren alacak olursak, 600 yıllık bir tarihi var. R dediğimiz müzelerde bulunan bir resim anlayışı var. Bugünün resminin onun karşısında duruşudur. Bu resim sergisinde açık ve kapalı mekân düzeni kurduk. Yani bütün işleri bir anda görmüyorsunuz. Ama bazı işler birbirleriyle konuştukları için, birbirlerini görebiliyorlar.
Marcus GrafŞimdi Sayın Beral Madra var. Karşı sanatlarda gerçekleştiridiği bir sergiyi bizlere, anlatacak
Beral MadraYeditepe Üniversitesi’ne beni de bu ilginç perspektif başlıklı toplantıya davet ettikleri için teşekkür ederim. Ben sergiyi anlatmadan önce dikkatimi çeken iki nokta üzerinde durmak istiyorum. Bir piyasa sözü geçti, sonra bir de toplumsal bellek sözü geçti. Bu nedenle ben de bu ikisine değinmek istiyorum. Aslında ben buradaki programda Karşı Sanat Galerisi’nde düzenlediğim sergiyle görünüyorum. Fakat BM Sanat Merkezini temsil ediyorum. Yirmi yıllık geçmişi olan bir merkezdir. Bunu şunun için söylüyorum; toplumsal bellek konusu gerçekten Türkiye’de her alanda geçerli olan bir şey ve oldukça belleksiz bir toplumla karşı karşıyayız. Öyle ki sabahtan beri izlediğim bütün sergiler oldukça profesyönel hazırlanmış ve karşısında bütün bu sergileri algılayacak ve benimseyecek bir topluma hitap eden sergilerdir. Bugün biz bu sergileri alıp Avrupa’nın herhangi bir şehrinde sergileyecek olsak bunlar bizim büyük onur kaynağımız sergiler olabilir. Fakat Türkiye’de bunu bizim toplumumuz tarafından nasıl karşılanacağı hala bir soru işareti taşıyor. AB’ye girme sürecinde büyük bir kültürel yatırıma girmiş bulunuyoruz. Bu kültürel yatırım içinde sabahtan beri görmüş olduğumuz bu resim aslında çok çok önemli bir parçayı oluşturuyor ve beklenir ki şu birkaç ayda Avrupa’ya gönderilen paketlerin içinde bu tür sergiler yer alsın. Çok yakın gelecekte bunlar olacak diye umut ediyoruz. Çünkü burada çok dinamik bir birikim söz konusu ve bu birikim yalnız Türkiye toplumuna değil, bütün bölgeye ve Avrupa’ya hitap edecek bir birikim. Bu birikimin arkasında bu işi yıllarca hiçbir piyasa olayı ya da pazar olayı olmadan gerçekleştirmiş insanlar var. Bu insanları da hiçbir zaman unutmamamız gerekiyor, Bugüne bakarken bugünün arkasındaki olguya da bakmanızı öneriyorum. Türkiye’de bir çağdaş sanat tarihi vardır. Ve de çok önemli insanlar yer almaktadır. ‘Ben One Woman Show’ olarak yirmi sene bu işi götürdüm, 2002 yılına kadar yirmi beş tane uluslararası sergi yaptım. Bunların her birine 30 bin dolar koysanız, 750 bin dolar ediyor. Tabi bunun içine hiçbir şekilde emeğimi, zamanı koymuyorum. Bu yirmibeş uluslararası sergiyi, uluslararası çapta hesap ettiğiniz zaman, bunu yirmibeşe katlayan bir şey çıkar ortaya ve bu 750 bin dolar, Venedik Bienal’inde vasat bir serginin bütçesidir. Tek bir serginin bütçesidir yani. Olaya böyle bakmak gerekiyor. Özel kişiler Çağdaş sanata çok büyük yatırım yapmıştır. 1980’lerin sonundan günümüze özel sektörün çağdaş sanata yaptığı yatırımın hesabının yapılması gerekir. Birisi merak etsin, bunu hesap etsin, Kültür ve Turizm Bakanının ya da İç İşleri Bakanının önüne koysun bu rakamı. Ancak devlet böyle bir bütçeyle yatırım yapmayı şimdiye kadar düşünmedi bile. Ben geçen yıldan beri ‘One Woman Show’ yapmıyorum. ‘Two Woman Show’ yapıyorum. Nilüfer Sülüner’le birlikte çalışıyorum ve ilk işimiz de bu Karşı Sanat galerisindeki “Sfenks seni yiyip yutacak” sergisiydi. Burada Karşı Sanat’ı anlatmam gerekiyor. Karşı Sanat ta bir kişinin diyelim, etrafında kuşkusuz kendisini destekleyen birçok kişi var. Feyyaz Yaman’ın yönettiği bir alan. İlk başlarda alternatif bir alandı, fakat şimdi giderek kurumlaşmaya başladı. Ve burada da tek bir şahsın ve onun etrafında ona yardımcı olan bir çok kişinin emekleri söz konusu ve burada her disiplinden sergiler gerçekleştiği gibi örneğin İskender Savaşır’ın da arka planda bir düşünsel platform yarattığını söyleyebiliriz. Yani Beyoğlu’nun şu andaki manzarasına baktığımız zaman Karşı Sanat orada bir ilki oluşturuyor diyebiliriz. Burada bir çok değerli küratörler sergiler yaptılar. Bienaller sırasında etkin bir durum da gösterdi. Ben de burada geçen senenin Mart ayında bir gereklilik olarak gördüğüm ‘Sfenks seni Yiyip’ Yutacak sergisini gerçekleştirdim. Bu sergi iki nedenle gerekliydi benim için. Ben geçen yılın büyük bir kısmını gazetelerdeki kadın tecavüzleri ve cinayetleri ve intiharları toplayarak geçirdim. Ve bunlar beni gerçekten ürküttü. Yani günde beş altı sayfa internetten, gazetelerden, bu olayları topluyordum. Sonuçta kalın bir kitap oluştu. Ve orada Türkiye’deki kadın manzaralarındaki vahamet, korkunçluk beni gerçekten ürküttü. Ve birlikte çalıştığımız birçok sanatçının da bu konuya oldukça hassas olduklarını biliyordum. Ayrıca bu tür işler de üretiyorlardı. Yani kadının erkek egemen toplum içindeki yerini irdeleyen, sorgulayan ya da bir biçimde uyarıda bulunan topluma işler üretiyorlardı. Ve ben bunun artık gösterilmesi gerekliliğine inandım. Öte yandan da ‘Sfenks Seni Yiyip Yutacak’, bu küratörlük korkusuna karşı da bir göndermeydi. Yani insanlar küratörlerin onları yiyip yutacağından korkuyorlardı. Fakat bu sergileri yaptığımız zaman herkes sağlam kalıyor, hiç kimseye bir şey olmuyor. Tam tersine herkes biraz daha zenginleşiyor diye düşünüyorum. Evet burada çok farklı ülkelerden sanatçıları, Türkiye’den sanatçıları, Anna Georgiyeva, Narda Olek, Bulgar sanatçılar, Amel Kenavi Mısır’dan, Kun Yamaşıta Japonya’dan, Tina Laporta New York’tan katıldılar. Diyeceksiniz ki bunları nasıl çağırdınız?. O bütçeyle çağırdık. Evimizde misafir ederek, oradan buradan uçak bileti bularak, bilinen yöntemlerle davet etmeye çalıştık. Benim burada başka bir amacım da Türkiye’deki sanatçıların gerçekten bölgemizdeki ya da biraz daha uzaktaki sanatçılarla bir araya gelmesini örgütleyecek işler yapmak. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü orada başka bir etkileşim ortaya çıkıyor. Daha dinamik bir etkileşim ortaya çıkıyor. Tabi burada çok uzun bir sergi konsepti söz konusu. Bu sergi konseptinin ilk bölümünde Türkiye’nin post-modernlik geçiş sürecinde kadınların, özellikle kadın sanatçıların, kadın düşünürlerin rolü üstünde durdum. Nitekim de bu çok önemli. Post-modern süreç hem kadının özgürleşip bağımsızlaşmasına çok yardımcı oldu. Aynı zamanda da kadınların kendi düşünceleriyle bu sürece başka bakış açıları ve zenginlikler katmasına ve de özellikle, çağdaş sanatta işler yapmasında gözüktü, yapıtlarda çok belirginleşti diye düşünüyorum. Ayrıca şunu da söyleyebiliriz bu sergide kadınları bir araya getirmiş olmam doğrudan feminist bir yaklaşımın sonucu değildir, ama içinde feminist göndermeler olan işler var diye düşünüyorum. Esasen Türkiye’de feminizmin çok öne çıkmamış bir söylem olduğunu da eklemek lazım.. Bu konuda çok da önemli sanatçıların var olduğunu hatırlatmak lazım. Şükriye Dikmen, Fahrünisa Zeyd, Aliye Berker, Füreyya gibi bugün hayatta olmayan çok önemli sanatçılar var. 1980’li yıllarda Jale Erten, Hale Arpacıkoğlu’nun işlerini gösterebiliriz. Çok atak ve irdeleyici işlerdir bunlar.1990’lı yıllarda bu sayı çoğalıyor ve artık bu sanatçılar uluslar arası alanda da kabul görmeye başlıyorlar diye düşünüyorum. Handan Börüteçene, Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa, Hale Tenger, Canan Tozan gibi sanatçıları sayabiliriz. 1990’lı yılların ortasından günümüze de iki kuşak sanatçının Şükran Aziz, Özgül Aslan, Şeyda Cesur, Elif Çelebi, Esra Erşen, Neriman Polat, Gül Ilgaz, Şükran Moran, Canan Çevman ve burada artık şu anda da böyle bir şeyde saymak için çok olduklarını düşünüyorum. Ve kadın sanatçıların Türkiye’deki sanat sahnesinde çok önemli bir ivme kazandı diye düşünüyorum. Bu serginin arkasında belki de şöyle bir şey var; sanatçılar çeşitli şekillerde bu konsepte yanıt verdiler. Burada Yeşim Ağaoğlu’nun 1980’lı yılların sonunda yazdığı Sfenks adlı bir şiiri vardır. Ve o şiirin burada gördüğünüz gibi her zamanki sarı kağıtların üzerinde yazıyor. Ve onlarla enstelasyonlar yapıyor. Burada kap diyeceğimiz iki naylon yastık görüyorsunuz. Bu ağzı açık durumda isteyenlerin şiirleri içinden seçip alabilmesini sağlıyor. Burada yine Yeşim Ağaoğlu’nun bir işini görüyorsunuz. Küçük Prens hikayesi, bildiğiniz gibi ya da Yeşim Ağaoğlu’nun belirttiği gibi bu bütün kadınların ve genç kızların sevdiği bir hikaye. Özellikle sevdiği fakat burada özellikle bir saptama yapmış. Bu projede her şeyin bir adı var, kadının adı yok ve adından söz etmek gerektiğinde gül sözü geçiyor. Ama gerçekten hiçbir şekilde kadın adı geçmemesine rağmen kadınlar ve genç kızlar bu hikâyeyi neden bu kadar sevdiğini sorguluyor. Elif Çelebi’nin dört adet bilgisayarda üretilmiş fotoğrafı vardı. Benim BM Çağdaş Sanat Merkezi’nin sergileri öğrenmek isterseniz burada hem sergileri hem metinleri de bulabilirsiniz.
Başak ŞenovaBeral Madra’ya çok teşekkür ediyoruz. Şimdi sırada ben varım. Benim adım Başak Şenova. Nomad’ı temsilen buradayım. Nomad’ın bir projesinden bahsedeceğim. Aslında şöyle bir şey yapacağım. Önce Nomad’ın ne olduğunu çok kısaca anlatacağım ve ardından birkaç cümle ile bu projeden bahsedeceğim. Sonra sözü projenin belgeseline bırakacağım. Nomad 2002 yılında kurulan bağımsız bir kuruluş ve aslında amacı farklı disiplinler üzerinden dijital sanat alanında gelişen deneysel oluşumları incelemek ve bu alanda yeni kalıplar üretmek, açıkçası tamamen dijital kültür üzerinden dijital kültürle ilgilenmek ve bu alanda yapılanan işler üzerinden bu alanı, bu yeni kültürü, bir şekilde açımlamaktır. 2002 yılında ilk olarak en büyük ölçekli bir proje olarak kontrol alkalait ile başladı. Bu bir işitsel sanat projesiydi. Türkiye’nin ilk işitsel sanat projesiydi. Önümüzdeki sene 2005’te ikincisi yapılacak, bu proje zannediyorum, onbeş ya da onaltı ülkeden otuza yakın sanatçıyı bir araya getirmişti. Hollanda ve Türkiye arasında gidip gelen bir projeydi. Şimdi ise Nomad’ın çekirdek grubu tasarımcılardan, mimarlardan, mühendislerden, küratörlerden oluşuyor. İçinde sanatçılar da bulunmaktadır. Aslında bir nevi güncel sanat için ve dijital kültür için sanat, prodüksüyon evi niteliği üstleniyor. Yani bireysel hiçbir proje yapmıyor, genelde uluslar arası projeler yapıyor ve yapmak zorunda. İlk sebebi finansal, ekonomik, çünkü her seferinde uluslar arası, yani yurt dışından getirip, burada ya da yurt dışında proje yapıyor. Hem Türk sanatçılarını alıyor, hem de Türk sanatçılarıyla birlikte yabancı küratörler ve yabancı sanatçılarla birlikte çalışıyor. İkinci amacı da uluslar arası platformda farklı coğrafyaların, yerel benzerliklerini ve yerel farklılıklarının altını çizmek, ve ben inanıyorum ki bütün projelerinde politik bir duruş var. Ve aslında projelerin tamamını incelediğimiz zaman bunu görmek mümkün. Şimdi çok uzatmak istemiyorum. Eğer biraz olsun ilgileniyorsanız, Nomad’ın web sitesinden hemen hemen bütün pojelerine ulaşmak mümkün. Benim anlatacağım Loosing Control projesi. Proje adının İngilizce olmasının sebebi, İsrail ve Türkiye arasında bir proje olmasından kaynaklanıyor. İlk ayağı İstanabul’da yapıldı. Ben İstanbul ayağını göstereceğim size. İkinci ayağı Tel Aviv’de yapılacak. Üçüncü ayağı da hem Ankara’da hem Kudüs’te eşzamanlı bir şekilde 2005 senesinde yapılacak. Ve dediğim gibi yerel benzerlikler ve farklılıklar üzerinden kontrol mekanizmalarının şehir üzerinden üstümüze baskısının nasıl işlediğini işleyen bir proje. İsrail’deki durum çok farklı Türkiye’deki durum çok farklı ama çok benzedikleri noktalar var. Bunların hepsini birkaç düzlemle işledik. Bir tanesin de işitsel sanat düzleminde standart performansları vardı.Bir diğerinde ise,video art serisi vardı, konuşma vardı, film ve video programı vardı. Apartman Projesiyle de birlikte çalıştığımız bir enformasyon merkezi vardı. Performansların şöyle bir özelliği de çok iyi anlaşılamayabilirler. İki gece boyunca Babylon’da gerçekleşen performans ve video-art gösterisi, her on dakikada bir performans değişiyordu. Hemen ardından video-art geliyordu. İki gece boyunca kontrolü kontrollü olarak kaybetmeye çalıştık. Şimdi sözü belgesele bırakmak istiyorum
Binnaz Tukin Merhaba, ben Binnaz Tülin Borusan Sanat Galerisi’nin yöneticisiyim. Borusan Sanat Galerisi hakkında önce biraz bilgi vermek istiyorum Galerimiz 1997 yılında Borusan Kültür ve Sanat Merkezi’nin bünyesinde kuruldu. Borusan Kültür ve Sanat Merkezi’nin açılışıyla birlikte aynı anda açıldık. Biz de 1997’den beri faaliyetlerimize devam ediyoruz. Galerimiz kar amacı gütmeyen bir galeridir. Ve her sene normal sezonda dört sergi yapıyor. Yaz aylarında da 1998 yılından beri ‘yeni öneriler, önermeler’ adı altında genç sanatçıların yapıtlarının sergileme imkânı tanıdığımız bir sergidir. Ama tabi arada bunların haricinde yaptığımız birkaç sergi de oldu. Mesela Handan Börtücene’yle bir sergi gerçekleştirdik. Serkan Özkaya’yla yaptığımız bir sergi oldu. Yani bu dört sergi haricinde daha kısa süreli yaptığımız sergiler de oldu. ‘Göndermeler’ sergisini burada seçmemin nedeni belki de en iyi sergimiz olduğundan çok gerekli olduğuna inandığım bir projemiz olduğundandır. Ve bu sergi dizisinin gerçekten yapıtlarını gösterecek yer bulmakta zorlanan genç sanatçılar için iyi bir fırsat olduğuna inanıyorum. Eskiye oranla, İstanbul’da genç sanatçıların işlerini gösterme imkânı daha fazla var, Ama biz bu sergiyi ilk gerçekleştirdiğimizde böyle bir mekân imkânımız yoktu. Genç sanatçılar açısından işlerini göstermek gerçekten çok ihtiyaç duyulan bir şey. Başta yola çıktığımızda biz de nasıl yapacağımızı çok iyi bilemiyorduk. İlk baştan okullar seçtik kendimize dedik ki ilk sene Marmara Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileriyle bu sergiyi gerçekleştirelim. Mimar Sinan’la yaptık. Fakat bu çok kolay bir şey olmuyor. Çünkü sadece İstanbul’a bağlı kalalım istemiyorduk. İstanbul dışında üniversitelerle temasa geçip ordan sanatçı seçmenin çok güç bir şey olacağını gördüğümüzde bunu bu şekilde sınırlandırmaktan vazgeçip tüm genç sanatçılara açmayı düşündük. Genelde biz otuz yaş diye bir sınır koyduk. Bu tabi ne derece doğru ne derece değil tabi tartışılır bir şey. Ama bir sınırımız olsun yine de istedik. Otuz yaşın altındaki genç sanatçılara açık sergilerimiz. İstanbul dışına kendimizi duyurmak için gerçekten çaba harcıyoruz. Bazı şehirlerde, örneğin İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi ile iyi bir iletişimimiz var. Oradan bize çok fazla başvuru oluyor. Mesela Mersin Üniversitesi’nden çok başvuru var. Bu bahsettiğim üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakültelerinde iyi ilişkiler içinde olduğumuz öğretim görevlileri var. Onlar öğrencileri cesaretlendirip yönlendiriyorlar ve ortaya gerçekten iyi işler çıkıyor. Ancak bazı öğrenciler, genç sanatçılar geliyor. “ben buna çok katılmak isterdim ama hiç haberim yoktu “ diyor. Aslında bunlarla ilgili web sitemizde bilgi var. Tarihleri, başvuru koşulları, hepsi yazıyor. Biz de fazla haberleri, gazete haberleriyle duyurmaya çalışıyoruz. Ama yine de herkese duyuramıyoruz. Bu kadar sene içinde, ondan çok fazla emin değilim. Şimdi seçimleri nasıl yaptığımızdan bahsetmek istiyorum. Bu sanatçılar bize belli bir tarihe kadar dosya getiriyorlar. Dosyaları bir seçici kurulumuz var, onlarla birlikte seçiyoruz. Aslında bu seçici kurulumuz hep aynı insanlar, bunlar hakkında da ben epeyce bir şey duydum. Bir takım insanlar hep aynı okullardan öğrenciler veya genç sanatçılar seçiyorlar diye. Lakin biz daha doğrusu ben, bu çalıştığımız arkadaşlarla iyi bir fikir birliğimizin olduğunu düşünüyorum. Ve de beğenilerimiz, düşüncelerimiz birbirine uyduğu için bu kadar senedir hep aynı insanlar sadece tek bu sene Ata Akmen aramıza katıldı, aynı kişilerle seçmeye devam ediyoruz. Bizim bir şikâyetimiz yok. Bu seçilen dosyalar içinde her sene bir sergi yapıyoruz. Aslında bu sergileri iki aşamalı yapmak istiyoruz. Fakat şimdiye kadar iki kere oldu. Biri bu sene, biri de 2000 yılındaydı. Sergiyi dolduracak kadar iş çıkmadığı da oluyor. Ancak yeteri kadar iş çıksa ısrarla iki sergi yapalım diyoruz, Mesela bu sene, onbir sanatçı katıldı. Ancak bazı işler küçüklü büyüklü olduğu için bunları iki sergide göstermemiz oldukça zordu. Bu yüzden tek sergiye indirdik. Her sene iki defa yapılıyor ama bazı seneler tek sergi yaptığımız da oluyor. Bunlar katılan arkadaşlardan bir grup, maalesef hepsi yok içinde, Bu sergimizin girişi, bir sene içinde yaptığımız bu dört sergide, küratörlerle çalışıyoruz. Genelde en azından iki tanesi, ya da üç tanesi yabancı küratör oluyor, daha çok yabancı sanatçıların yapıtlarını gösteriyoruz. Tabi aralarında Türkler de oluyor. Burada da amacımız yurt dışında neler olup bitiyor, bunları buradaki sanat izleyicisine gösterebilme imkânını sağlamak. Yeni öneriler, önermeler sergilerinin bir teması ve küratörü yok. Bu tamamen herkesin kendi istediği alanda, istediği medyayla, fotoğraf, video, heykel, seramik, her tür medyayı kullanıp kendini en iyi nasıl ifade ediyorsa, öyle ifade edip, hiçbir konuya bağlı olmayan sergiler.
Biliyorum çok yorulduk ama en son sunumların en sonuncusu olarak Öykü Özsoy bize Platform Garanti Güncel Sanatlarda Vur ve Kaç’ı anlatacak. Epey hareketli bir çalışma, daha sonra oturumlara geçeceğiz.
Öykü ÖzsoyMerhaba, hepiniz hoş geldiniz. Ben Öykü Özsoy. Sabrınızı çok fazla zorlamayacağım. Size Platformla ilgili çok kısa biri bilgi vereceğim. 2001 yılında Garanti Bankası çatısı altında kuruldu, Platform Garanti Güncel Sanatlar Merkezi. İstiklal caddesinde 276 numaradayız. Büyük bir ihtimalle önünden geçmişsinizdir. Belki bir kısmınız gelmişsinizdir bile. Buranın kurulmasında amaç. Güncel sanatlarla ilgilenen sanatçıların, eleştirmelerin, küratörlerin rahat edebilecekleri, gelip her türlü şeyi danışabilecekleri, arşiv kütüphanesinden yararlanabilecekleri bir ortamı yaratabilmek. Yaklaşık üç sene oldu kurulalı ve böyle bir şey başardığımızı ya da başarmaya çalıştığımızı ümit ediyorum. Onun dışında İstanbul Caddesi üzerinde bir galerimiz var. Esas işin mutfağı dediğimiz ofis kısmında kütüphane ve arşivimiz var. Kütüphanede yaklaşık 4 bin tane teori, felsefe ve sanatçı monografilerini içeren bir bilgi merkezi, aynı zamanda esas arşivde 190’ın üzerinde Türk sanatçısına ait dosyalar ve bu her türlü araştırmacıya da açık. Aynı zamanda ofis katımızda. konferans salonumuz mevcut.2003 senesinde başladığımız bir projemiz var. İstanbul misafirleri programı. Bu residency programlarına eşdeğer bir program, Türkiye’de ilk defa gerçekleştiriliyor. Burada yaklaşık sekiz tane stüdyo var. Yurt dışından gelen sanatçılara, küratörlere açık ve bu kişiler uluslar arası sanat kurumlarından sağladığımız fonlarla, üç ile altı aylık dönemler arasında İstanbul’a gelip, İstanbul’da çalışma ortamı bulabiliyorlar. Çeşitli üretimler yapabiliyorlar. Avrupa kaynaklı çok fazla kurumla bağlantımız var. Özellikle kendi bölgemizde, Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da odaklanmak istiyoruz. Ancak bunun için tek bir tane fon bulabildik. O fon sayesinde Mısırlı bir sanatçı, altı aydır buradaydı,. Şimdi Diyarbakır’dan bir sanatçı arkadaşımız burada. Bunu daha da geliştirmek istiyoruz. 2004 yılında platformun nasıl bir hedefi vardı ondan bahsedeceğiz. Biz 2004 yılını kurumsal misafirperverlik olarak adlandırdık. Bunu da nasıl yaptık, daha doğrusu ne yapmak istedik, şu anda uluslar arası sanat gündeminde, özellikle küratörlük sonrası gündemde olan ve çok önemli olduğuna inandığımız, sanatçı inisiyatiflerini, platform benzeri kurumları platforma davet ederek, onların yeni bir mekânı deneyimlemesini ve onların da deneyimlerinden faydanlanmamızı istedik. Karşılıklı bir alışverişti bu, aynen merkezin temelinde olan kültürel alışverişte olduğu gibi. İlk mart ayında Berlin kökenli bir kurum, bir sanatçı inisiyatifini davet ettik. Bu çok kalabalık bir sergiydi. Esasında İstanbul’un Avrupa’yla Asya arasındaki bağını, kültürel anlamda da bir bağ kurabilmek için sanat müdahalelerinden oluşan bir performans dizisiydi. Bu program sırasında, bütün bu programlar canlı olarak Smart Project Space’nin web sayfasından yayınlandı. Halen de bu performansları onların arşivlerinden seyredebilirsiniz. Ben bir derleme cd’si göstermek istiyorum. Birkaç örnek vermek istiyorum performanslardan. Taşınabilir isyan, yurtdışında kaydedilen gösterilerdeki seslerin İstanbul’a taşınmasıydı. Ve bu gösterilerin hepsi İstiklal caddesinde izin alınmaksızın korsan olarak gerçekleştirildi.. Biz polisin tavrından çok endişeleniyorduk. Ama çok daha farklı tepkiler aldık. İstiklal caddesi sakinlerinin tepkileri daha korkutucu oldu açıkçası. Daha sonra aynı performansı TÜYAP’ın önünde tekrar yaptık. Alicia Premilin anti-dog adlı kadına karşı şiddeti eleştiren bir projesi vardı. Burada sekiz ya da dokuz model Hüseyin Çağlayan, DİOR CHANNEL gibi tasarımcıların tasarladıkları yanmaya, köpek ısırığına karşı teflon bir malzemeden üretilmiş ve çok ağır, taşıması çok zor kıyafetler ile istiklal caddesinde bir yürüyüş gerçekleştirildi. Mark Beil’in performansı, Hollandalı bir sanatçı. Yeni AB bayrağı adlı üzerinde ay ve hilal olan bir bayrak tasarlamıştı ve çok iyi niyetle bunu çekebileceği bir gönder arıyordu. En sonunda hemen Odakulenin önünde bir yer bulduk. Dediğim gibi büyük bir iyi niyetle onbeş gün boyunca orada kalabileceğini, kimsenin fark etmeyeceğini düşünüyorduk ama birkaç saniye içinde fark edildi. En sonunda platformun merkezine astık, birbuçuk ay boyunca orada kaldı ve kimse fark etmedi. Dediğim gibi kurumsal misafirperverliği daha da geliştirmeyi düşünüyoruz. Bienal’de platform bir üst görevi görecek. 2005 yılından itibaren Türk sanatçıları da yurt dışına gönderme gibi bir projemiz var. Bunu da uluslar arası üç kurumla birlikte gerçekleştiriyoruz. Dört sanatçı Basel İsviçre de bir değişim programına gidecek. Boston’a iki kişi ve Helsinki’ye iki sanatçı gidecek. Şimdilik anlatmak istediklerim bu kadar,çok teşekkürler..
Beral MadraSivil girişimler ve kurumsal yönelimler, Sabahtan beri ara ara değinilen konular. Fakat şimdi bunları daha derinlemesine inceleyeceğimizi düşünüyorum. Bu masada çok farklı sivil girişimleri temsil eden insanlar var. Ve gerçekleri ve verecekleri bilgiler sanıyorum herkese çok yararlı olacak. Önce sözü Serhan Ada’ya veriyorum.
Serhan AdaBen bu sözünü edeceğim Diyarbakır Sanat Merkezi’ni kuran, Anadolu kültür aş’nin kurucu ve yöneticilerinden biriyim. Aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi bölümünde de çalışıyorum. Ve sizlere bu çok taraflı girişimle ilgili ayrıntılrdan bahsedeceğim. Kuruluşundan, 2002 Eylül’ünden 2004 Ekim’ine nereye geldikle ilgili bilgi vereceğim. Bu arada da birazcık da renklensin. Ben nasıl olsa monoton konuşurum diye orayı görmemiş olanlar içinde neye benzediği ile ilgili bazı görselleri de sizlere yansıtacağım. Ama ben size onları açıklamayacağım. Sizler görev alacaksınız, sonra da bu girişimle ilgili sorularınız olursa, memnuniyetle bunları da yanıtlamaya çalışırım. Diyarbakır Sanat Merkezi’nin kuruluşu 2002 Eylül’ündedir. Aslında çalışmaları yaklaşık bir iki sene öncesine gidiyor. Fiziki mekânı kastetmiyorum. Neler yapılmalının tartışıldığı, sürekli bir gidiş geliş, Diyarbakır ve İstanbul eksenindeki bir koşuşturma ve bilgi alışverişi süreci yaşandı. Ve işte sonunda böyle bir merkez kuruldu. Böyle bir merkezi kuran bir Aş. Öncelikle bunu söyleyeyim bir vakıf değil, çünkü çalışma pratikleri açısından bir aş’nin çok daha kolay bir zemin oluşturduğunu gördük. Onun getirdiği sınırlamalardan çok daha kolay çalışabileceğimizi gördük. Ve çok ortaklı İstanbul’dan tanıdığımız pek çok kültür ve sanat insanının yöneticisinin, sanatçının ve aydının katılımıyla ve ortaklığıyla oluşmuşu bir aş oluşturuldu. Bu insanların arasında sadece istanbul’dan değil, Diyarbakır’dan ve diğer illerden de katılımcılar oldu. Temel olarak tek hedefi oldu Diyarbakır Sanat Merkezi’nin. Bir diyalog, diyaloğu sürekli korumak, eskiden çok da iyi olmayan bir diyaloğu ve birbirimizi anlamayı sürekli kılmak. İki cüretini geliştirmek, yani orası sadece hazır kültür ürünlerinin tüketildiği bir platform olmasın, aynı zamanda üretimleri de olsun dedik ve iki yılda çok iddialı olmasa da bu alanda da yol alabildik. Diyebilirsiniz ki Anadolu Kültür Aş diye bir yer kuruldu fakat neden Diyarbakır’la başlandı? Aslında, İstanbul ve Diyarbakır arasında. şöyle bir benzerlik ve farklılık var. İstanbul bir anlamda batının doğusu, Diyarbakır’da bir başka anlamda doğunun batısı. İşte yola çıkarkenki hedefimiz bunun arasında bir kültür köprüsü kurmaktı. Doğrusu şu anlamda da bazı uyarı ve eleştiriler aldık. Beceremezsiniz, merkezi otoriteyle yerel aydınlar arasındaki kültür üretiminin arasında sıkışırsınız ve hiçbir iş yapamazsınız. Buradan üretim hele hiç çıkmaz, dışardan bazı güzel şeyleri sunan bir yer haline gelirsiniz, türü bir sürü eleştiri aldık. Doğrusu bu eleştirileri de ciddiye aldık. Bir şeyler yapma ihtiyacı ve arzusu vardı ve pek çok insan da bu şirkete ve bu oluşuma destek verdiler. Pek çok kuruluş destek verdi. Ama şunu hatırlatmak istiyorum. Diyarbakır kültürel olarak gerçekten hem Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde hem de genel olarak tarihte Mezopotamya da çok önemli bir kültür merkezi. Geçmişi anlamında da böyledir. Kültürel varlıkları ve mirası açısından da çok önemli bir şeyi temsil ediyor. Küçücük bir örnek vereyim, öyle uzun uzun hikâye anlatmak istemiyorum. İstanbul’da ilk matbaanın kurulmasından sonra Anadolu’daki ikinci matbaa tam dokuz yıl sonra Diyarbakır’da faaliyete geçiyor. Bu küçücük bir örnek bile durumun aslında bir rastlantı olmadığının bir kanıtı. Ve bu işi yapmaya başladığımızda her ne kadar bu OHAL geçerliliğini sürdürüyor olsaydı ki bir süre sonra kalktı. Diyarbakır sessiz bir şehir durumundaydı. Sessiz derken, sesi elinden alınmıştı, demek istiyorum. Bir sesi olan fakat sesi elinden alınmış bir şehir durumundaydı. Çeşitli nedenler dolayısıyla bir ses çıkıyordu ama gerçek sesini çıkaramaz durumdaydı ve bu tarafta olanlar, coğrafyanın, ya da kültürün bu tarafında olanlar hep orada olanlarla ilgiliydi. Belirli ölçüde üzülüyorduk, belirli ölçüde tepkiliydik. Belirli ölçüde de bunu dile getiriyorduk fakat daha fazla da bir şey yapmıyorduk. Ordakilerse acılıydılar, birebir yaşamışlardı olup bitenleri. Ama aynı zamanda da sesleri çıkmıyordu. Kültürel anlamda meselelerini ve bu farklılığı koruma noktasından yola çıktık. Bu farklılığı törpüleyelim, yumuşatalım, birbirine benzetelim, bir anlamda doğu ile batı arasında bir potada bunları eritelim yaklaşımımız olmadı. Bu farklılığı koruyalım, buna rağmen bir şeyler birlikte üretelim noktasından hareket ettik. Bir de arada fiziki mesafe vardı. Gidelim denilemiyordu, işler oraya taşınamıyordu, fiziki koşullar elverişli değildi, alt yapı ve donanım yeterli değildi vs. vs. o zamana kadar peki niçin bir şey yapılmamıştı?. Tabi ki pek çok şey yapılmıştı. Özellikle siyasal alanda, ona bağlı olarak insan hakları alanında, sosyal yardımlaşma alanında biraz da restorasyon alanında çalışmalar vardı. Sivil toplum kurumlarının çalışmaları vardı. Biz bu temeli kullandık. Ama şu ana kadar kültür anlamında, belediyenin festivali hariç, ya da vilayetin yaptığı bazı çalışmalar hariç ki bunlar olayın iki uç tarafında yer alıyorlardı, birbirlerine sırtlarını dönerek, birbirlerinin yaptığını görmezden gelerek farklı şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Biz bu ortama kapımızı ilk açtığımızda, en baştan itibaren bazı kesimlerden çok büyük destek aldık, bu da orada yaşanan son çeyrek yüzyılın izlerinin aslında bir sonucuydu. Bir tanesi sanatçılardı tabi yazarçizerler, düşünenler, aydınlar, sonra kadınlardı; gerek örgütleri aracılığıyla gerek tek tek çok dinamik olarak bize destek verdiler. Sonra gençlerdi. Ve çocuklardı. Yaptığımız bütün atölye çalışmalarımızda çocuklar dâhil bütün hepsi bizimle birlikte heyecanla varoldular ve bize destek verdiler. Eylül 2002’de açarken DSM’yi mekân konusunu epeyce tartıştık, sonunda tarafsız olabilecek, tarihi bir vurgusu olmayan dolayısıyla yaptığımız işe bir yansıması olmayacak bir tarafsız mekânı, bir alışveriş merkezinin giriş katının altındaki küçücük bir alanı seçtik. Gene de bu mekânın içinde bir büyük sergi salonu, bir altölye salonu, bir tane çok amaçlı sinema salonu, tiyatro, dinleti gibi etkinliklerin yapılabileceği bir salon yarattık. Bir yıl sonra buna bir kütüphane eklendi. Şimdi kütüphanesi de faaliyettedir. Bu yıl nihayet eylül ayında üçüncü yılına girerken DSM bir sahici sineması da oldu. Yani 35 mm. Film gösteren sineması da oldu. Hatta bu sinema salonun açılışını da Günther Verheugen yaptı. Yani birkaç bin kişinin düzenli olarak gelip gittiği, farklı etkinliklere destek olduğu ve kendi kurudukları kulüpler aracılığıyla iş üretmeye başlayan merkez daha sonra Diyarbakır’a Türkiye’nin geleceğinde taşıdığı önemin de paralelinde bir tür vitrin olarak da neredeyse kullanılmaya başlandı. Ama şöyle bir şey oldu, hepimiz yaptığımız işleri büyük bir açıkyüreklilikle eleştirip bir sonrakileri nasıl yapabilirizi konuşabilecek bir platform oluşturuduk. En önemli kazancım bu oldu bence. Neler oldu derseniz, sanat alanında pek çok sanatçı önce İstanbul’da bienalde, sonra Almanya’da ve yurt dışında başka sergilerde yer aldılar. Ve hala davetler alıyorlar. Uluslar arası İstanbul Bienal’inin bir uzantısı DSM’de gerçekleşti. Belki görmüşsünüzdür. Küratör, oradaki sanatçılarla tanıştı, görüştü ve hala bağlantısı sürüyor, ortak üretim alanında da aslında yabana atılmaz şeyler yapıldı. Emre Koyuncuoğlu’nun Home Swet Home projesi önce İstanbul tiyatro festivaline, sonra Belçika’ya, Ürdün’e daha sonra Berlin’e taşındı. Ve bu organizasyon da istanbul’dan Kocaeli’nden, Ankara’dan, Diyarbakır’dan, Batman’dan sanatçılar, dansçılar ve müzisyenler yer aldılar. Aynı şekilde Şule Ateş’in Kasım ile Nasır, Murathan Mungan’ın metninden yola çıkarak yaptığı gösterisi Diyarabakır’da başka bir mekânda gösterildi. Biz de DSM’yi bir üs olarak kullandık. Ve hep Diyarbakır’da, başka mekânlarda yapılanları yaymak üzere hareket ettik. Onun dışında Diyarbakır’da da Diyarbakır Hikâyeleri diye yine Diyarbakırlı bir yazarın Şehmuz Dilan’ın yazdıklarından yola çıkarak yapılan oyun yakında İstanbul’a taşınıyor. Yayın faaliyetinde adı önce Yaratın, sonra Yaratı olan bir edebiyat ve sanat dergisi yayın hayatına başladı. Başta bizden bir teknik destek alarak yürüdü. Şimdi kendi başına yayın hayatını sürdürüyor. Ve buradaki yapılan işlerin bir anlamda yelpazesini genişletmek üzere önümüzdeki günlerde, özellikle oyuncak tasarımı alanında, spor alanında, mutfak alanında, müzik alanında yeni girişimilere başlamak niyetindeyiz. Bir de bitirmeden önce şunu söylemek istiyorum; DSM Diyarbakır’da gelişmelere yol açtı. Buradaki örnek insanların bu alanla ilgilenmesi ve daha önce hiç kültür etkinliklerine çeşitli nedenlerle gitmemiş insanların, yeni ve genç insanların gitmeye
başlamasıyla orada yapılan sanatın onların da katılımıyla zenginleşmesi başladı. Sadece izleyici, dinleyici olarak değil, yaptıklarıyla da ses getirdi. Orada bir Dicle Sanat Kültür Merkezi açıldı. Daha sonra çevre illerden örneğin Batman’dan, Viranşehir’den çeşitli etkinlikleri yapmak üzere DSM’ye talep gelmeye başladı. Şimdilerde Anadolu Kültür Aş, buradaki deneyden yola çıkarak buna benzeyen ve benzemeyen benchmarkları kullanarak önce Kars’ta, sonra da Kayseri’de bazı atılımlar yapmaya hazırlanıyor. Benim özetle söyleyeceklerim bunlar.Teşekkür ederim.
Beral MadraSerhan’a bize küresellik içinde yerellik durumu için bir model oluşturan Diyarbakır sanat Merkezi hakkında bir bilgi verdiği için çok teşekkür ediyoruz.. Bu aynı zamanda ülke içi ileştişim ve işbirliğinin de çok ilginç bir modeli. Bu yerel ortamdan küresel ortama geçelim ve ben sözü Nilgün Mirza’ya vereyim. O da bize küresel bağlamda kkültür politikaları ve Türkiye’deki kültür politikaları üzerine bilgilendirecek. Teşekkür ederim.
Nilgün MirzeŞimdi Türkiye’deki kültür politikaları diye bir başlık seçilmiş. Ama olmayan bir şey üzerine böyle büyük laflar söylemek biraz zor. Ancak ben şöyle toparlamak istiyorum. Önce İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın kuruluş amaçları nelerdi?, nasıl bir değişim geçirdi?, hangi noktaya geldik?, Bundan sonraki hedeflerimiz neler?, bunlara çok kısa değinmek istiyorum. İKSV bundan 32 yıl önce kurulduğu zaman amacı dünyadaki çeşitli sanat disiplinlerinden en seçkin örneklerin İstanabullu sanatseverlerle tanıştırılması gibi yalın ve alçakgönüllü bir amacı vardı. Ama yıllar içinde hem Türkiye’nin içinde bulunduğu gerek politik, gerek eğitim, gerek ekonomik, gerekse de sosyal bir sürü zorunlulukla vakfın amaçlarını daha da genişletmesine, buna daha bilinçli bir eğitim politikası katmasına, atölye çalışmasıyla sanatçılar farklı kültürden gelen sanatçılar arasında esin paylaşımı sağlamasına, ve gelişen bir yelpaze içinde gençlere olanak sağlamak, yaratıcı ve geliştirici olanak sunacak bir takım imkanlar şeklinde gelişti. Bugün İKSV dediğimiz zaman bu masada oturan pek çok arkadaşımızın da özellikle Beral Madra’nın çok büyük katkısıyla gelişmiş olan İstanbul Bienali’nin de altını çizmek istiyorum. Bugün dünyanın önde gelen sanat merkezlerinde gençlerimiz, kendilerine alan açıyorlar. Ve bunlar da İKSV’nin düzenlediği İstanbul Bienali’nin payı hakikaten yadsınamaz. Aynı şekilde ortak projeler aracılığıyla müzik festivali, tiyatro festivali, bu esin paylaşımı, bu kültürler arası köprü kurma meselesi hakikaten çok büyük bir başarıyla gerçekleşebiliyor. Bu projelerde bizim geleneksel kültürümüzden getirdiğimiz yahut da kendi kültürümüz içinde varolan çeşitli öğeleri sanat evrenselliğiyle uluslararası platformda, uluslararası açılımlara doğru yönlendiriyor. Fakat bütün bunları yaparken tabi en önemli şey toplumun katılımı. Katılımcı paydaşlardan en önemlisi olarak katılımı, o da yetmiyor kamu, finans ve sivil toplum kuruluşlarının özel sektörün bir arada çalışması çok önemli. Çünkü projeler geliştiriyorsunuz, sınırsız, sayısız projeler üretilebiliyor. Çünkü İstanbul bu entelektüel kapasiteye sahiptir. Ancak bu projeler hayata geçirebilmek için gerekli olan finans desteğini sağlamak da büyük güçlükler çekiliyor. Dolayısıyla pek çoğu kişisel çabalarla bir yerlere ulaşmaya çalışan var olan uluslararası bağlantılarını da zaman içinde eriten yahut da gerçek, somut projelere dönüştürmediği için erozyona uğrayan sivil girişimler olarak kimi projelerimiz kalmaya mahkûm oluyor. Dolayısıyla İKSV’nin bütün bu festivallerin dışında özellikle 1999’dan bu yana önem verdiği ve geniş çapta katılım sağlamaya çalıştığı başka girişimler de var. Bunların en önemlisi sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirlikleri. Bu işbirlikleri bağımsız olarak birbirinden bağımsız STK, derneklerin, kültürle ilgili A.Ş.’lerin tek başına sürdürdükleri etkinlikleri daha bir arada, daha bir sinerji içinde belli hedeflere kilitlenerek uluslararası platformlarda daha etkin bir ses haline getirebilmek çabasıydı. Bunda da büyük ölçüde bugün başarı sağlanmaya başlandı diyebiliriz çünkü bu ilişkiler tıpkı dantel işlemek gibi önce güvenebilirliğini, sonra üretebileceğiniz ürünün niteliğini, sonra ortak olabileceğiniz projelerdeki yeterliliğinizi kanıtladıkça gelişen hatta kimi zaman tahminimizin üzerinde gelişen büyük başarılara giden bir süreç. Bunun daha da gelişeceğinin en önemli ümidini bu son günlerde çıkan sponsorluk yasasında buluyoruz. Bildiğiniz gibi eskiden kültür ve sanat etkinliklerine ya da kültür ve sanat eserlerini korumaya yönelik bir takım işlerde sponsor olan kuruluşlara bunları gider olarak gösterebiliyorlardı. Dolayısıyla bu tür etkinliklere giriştikleri zaman tamamıyla kurum kimlikleri için bir artı taşıyacak olan sosyal sorumluluk öğesi de katalım yaptığımız işlere amacıyla giriyorlardı. Aldığımız pay da bunların reklam ve tanıtım bütçelerine ayrılan fonla kısıtlı kalıyordu. Halbuki şimdi yeni çıkan sponsorluk yasası bu tür zor kültür sanat etkinliklerine sponsor olan kişi ve kuruluşların bu katkılarının hemen tümünü gider olarak göstermesine olanak sağladığı gibi yüzde 70 oranında vergiden muafiyet sağlıyor. Dolayısıyla şimdi bir yandan bu sosyal sorumluluk bilinciyle ödevlerini yerine getirecekler. Ama bunun Türkiye’deki kültür sanat boyutuna katkısı çok daha fazla olacak diye inanıyoruz. Bundan öte hep kültür sanat, bireysel etkinlikler çabalar, kuruluşlar, kişiler, herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ama bakıyoruz ki bir iletişim eksikliği var. Özellikle STK’lar arasında. Çünkü bu konuda hep ben bilirim ben yaparım yaklaşımı vardır. Beral Hanımın sabah konuşmasında değindiği küratörlük meselesi, uzmanlık, bunlar bir anlamda yok sayılıyor ve uluslararası alanda Türkiye’yi temsil etmeye gidecek ve belli bir yerlere büyük paralar yatıran, büyük sermaye koyan kişiler bir küratörlük müessesesinden ,bir kavramsal bütünlükten uzak, adeta kopuk, biraz da neye hizmet ettiğinin çok altı çizilmeyen, tesadüfi etkinliklerle sınırlı kalıyordu. Şimdi 1999 yılında biz, bunlara önem vermeye başladık demiştim. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi, Beyoğlu Belediyesi’yle olan bir platformla başladı. Çeşitli STK’ların katılımıyla çok aktörlü, çok katılımcılıkla üretilmeye çalışılan, kentsel ve kültürel projeler bir bütün haline getirilmeye çalışıldı. Bu ilk senelerde biraz kör topal gitse de bugün geldiği konumda bütün bu katılımcıların desteğiyle artık herkes bundan söz ediyor. Şimdi bu sinerji başka şeylere de yol açıyor. Kültür politikaları dediğimiz zaman toplumdan bağımsız bir politika mümkün değil yaşayamaz ve verimli olamaz. Bu tür platformlar bir anlamda bu tür politikaların oluşmasında da çok önemli bir yer tutuyor. Kamunun desteği, kamunun bugüne kadar geldiği yerde durmasını yani bir koordinasyon görevi ve kolaylaştırıcılık işlevi üstlenmesine yol açıyor. Konuların uzmanlarının fikirlerinden yararlanılıyor. Böyle bir işbirliğiyle ortaya çıktığımız zaman finansal açıdan da farklı kaynakları da belirli biri bütünlüğü olan projeler etrafında toplama olanaklarını sağlıyor. Bu çerçevede İstanbul’un çeşitli konuların tartışıldığı bu platformlarda esas olan da gönüllülüktür. Dolayısıyla biz bu platformlarda mümkün olduğu kadar bireylerin bu konuda akıl yoran, fikir üretmeye çalışan uzmanların katılımını da çok rica ediyoruz. Bu çerçevede İKSV ne yapacak. Çünkü Diyarbakır ve İstanbul’u konuşurken Serhan Ada öteki tanımını kullandı. Böyle bir şeyin de karşıtlığında üstesinden gelinmesi gerekiyordu. Bu sebeple ilk defa bu yıl yurt dışında festivaller, etkinlikler düzenleme kararı aldık. İlki Berlin’de gerçekleşti. Şimdi Now adı altında bu kültürlerarası bölünmenin daha fazla körüklendiği takdirde geri gelinmez noktalara döneceği noktasından çıkarak, kültürlerin kaynaşma, anlaşma zamanı olduğu kanısına vardık. Bunun altını çizmek istedik. Yapmak istediğimiz başka bir şey özellikle küreselleşme süreci içinde yerel olan öğelerin giderek kaybolma tehdidi altında olan yerel değerlere, evrenesel alana hangi ortak projelerle, hangi kültürel paylaşımlarla taşıyabiliriz, daha fazla da vaktinizi almak istemiyorum. Son söz kamu, sivil toplum, özel sektör arasında dayanışmayla bir misyonu olan bu sektörlerle çok daha kesin sonuçlar alabileceğimize inanıyorum. Teşekkür ediyorum.
Beral MadraNilgün Mirze’ye bize İKSV’nin 32 yıl içinde geldiği noktayı gösterdiği için teşekkür ediyoruz. Şimdi çok yeni bir örgüt başkanı olan Mahir Namur’u davet ediyorum Şimdi hep beraber yeni doğan bir örgütün projeleri ve perspektifine bakalım
Mahir NamurMerhabalar, ben Avrupa Kültür Derneği’ni temsilen buradayım. Nilgün Hanım ‘Türkiye’de kültür politikaları nedir?’ sorusunu tam anlamıyla açıkladığı için benim bunu tekrar açmama gerek olmadığını düşünüyorum. Avrupa Kültür Derneği de benzer vizyonu olan ancak farklı bir yaklaşımla çalışan çok genç bir sivil toplum kuruluşu. Biz 2003 yılının Mart ayında hukuki yapı kazandık. Fakat çalışmalarımız bundan üç sene evveline dayanıyor. Birlikte çalıştığımız Avrupa ülkelerinin kültür temsilciliklerini, bir kültürel iletişim projesi için bir araya getirme girişimimiz gelişti, değişti ve bir derneğe dönüştü. Kültürel iletişim, şu anda Türkiye’nin kültür ve sanat alanında, hatta buna bağlı olarak sosyal, kentsel dönüşüme, ekonomik gelişime katkıda bulunacak bir hamleyi hayata geçirebilecek en önemli araçlardan biridir. İşte derneğimiz bu yüzden ‘kültürel iletişimi ve işbirliğini ulusal ve uluslararası düzeylerde geliştirme’ misyonunu üstlendi. Kültürel işbirliği ve ağ kurma (networking) kavramları -günümüzde çok moda- aslında imeceden başka birşey değil. Yani diyoruz ki haydi kültür adına bir şeyler yapmak isteyen insanlar bir araya gelelim ve önce ne yapılması gerektiğini düşünelim, sonra da ne yapılacaksa beraber yapalım. Birlikte düşünelim, sorunları ortaya koyalım ve birlikte çözelim. Bu tabi çok basit bir şey değil. Hani devlet yerel yönetimleri ve sivil toplum bir araya gelsin deniliyor ya, baktığımız zaman aslında sanat alanında sivil toplum adına hiçbir şey olmadığını görüyoruz. İki üç çok büyük kurum var, iki üç tane de küçük kurum var. Bu diğer sektörlerde de böyle. Genellikle çıkar grupları var. Dolayısıyla aslında Nilgün hanımın söylediği gibi toplumdan bir şey çıkması için toplumun içerisinde önce bir tartışma ortamı yaratılması gerekiyor. Çözülmesi gereken sorunlar her ne kadar yerelden başlıyorsa da uluslararası bağlamda değerlendirilmeleri de kaçınılmaz çünkü karşımızda globalleşme diye bir olgu var ve aynı zamanda AB’ye giriyoruz. Bunu kültür alanına yansıttığınız zaman hem yerel çapta sinerji yaratılması gerekiyor. Bunun yanında daha üst düzeylerde, uluslararası düzeyde ne gibi şeyler olduğunu bilmemiz gerekiyor ki, yerelde yaptığımız sinerji bir işe yarasın, ve daha büyük yapılar içerisinde bir fonksiyonu olsun. Bizim kuruluşumuzun mizyonu bu fikirler üzerine kuruldu. Daha somut olarak neler yaptığımızı ortaya koymak gerekirse, 2003 yılında Avrupa ülkelerinin buradaki kültür temsilcilerini bir araya getirerek bir platform kurduk ve birlikte projeler gerçekleştirdik. Bu platformu kurma süreci kolay olmadı, 1.5 yıl boyunca her ay toplantılar düzenlendi, tartışıldı ve sonunda bir proje fikri üzerinde uzlaşıldı. Yani bir platformun, bir iletişim ağının kurulmasından sonra kültürel işbirliğinin oluşması için önce birbirini tanımaya sonra da ortak noktalarda uzlaşmaya ihtiyaç var ki, bu da zaman alan bir süreç. Bu ilk proje PR açısından tüm partnerlere cazip bir sokak festivali idi. Belki görmüşsünüzdür, Beyoğlu’nda ‘Avrupa bandoları İstanbul’da’ başlıklı bir müzik geçidi yapıldı. Bu proje, platformun ortak çalışmasını deneme amaçlı bir çalışmaydı ve deneme çok başarılı oldu. Hem müthiş ses yarattı, hem de çok ortaklı projelerin etkilerinin bireysel projelerden daha büyük olduğu çok bariz olarak kanıtlandı. Diğer yandan da çok hoş şeylerle karşılaştık. Halka o kadar güzel indik ki, izleyiciler çok mutlu oldu, eğlendi ve çok duygusal anlar yaşandı. O yarım günden yüzlerce hikaye çıktı ortaya.
‘Avrupa Bandoları İstanbul’da’ projesinin başarısı, ikinci projemiz olan kültür sanat portali
http://www.europist.net gerçekleştirmede ortakları daha da motive etti. Bu portalin amacı Türkiye’deki kültür sanat alanında faaliyet gösteren sizler gibi kişilerin aynı ortamda buluşmaları, bu yerel düşünce, fikir, haber alışverişi, haber kaynağı işlevini görüyor, aynı zamanda uluslararası işbirliğine araç olabilecek, sanatçıların sanat yöneticilerinin yararlanabileceği fonlar, değişim programları, artist residence’lar, burslar, toplantılar, işbirliği yapılabilecek kuruluşlar, iş ve proje olanaklarını içeren bir bilgi bankası barındırıyor. İşte iki yılda ortaya çıkardığımız sürekli yenilenmesi ve gelişmesi gereken portal, aynı zamanda da bizim sanatçılarımızın da yurt dışına tanıtılmasını amaçlıyor. Bu portalin Türkiye çapında kültür sanat etkinliklerini tanıtacak bir de sanal dergisi var.
Diğer bir projemiz ise Kültür Sanat Yönetimi Programı. Hem meslek içi eğitim hem de iletişim projesi. Genç kültür sanat yöneticileri arasında bir platform oluşturmak üzere 2005 yılının başından ortasına kadar yapılacak bir dizi seminer, atölye çalışması ve konferansları kapsıyor. Türkiye’den ve yurtdışından katılacak uzmanlar bu toplantılarda genç kültür sanat yöneticileriyle kültürel iletişim ve işbirliği, fon yaratma, kültür girişimlerinin sürdürülebilirliğinin sağlanması, sanat pazarlaması, kültür politikaları gibi konularda fikir ve deneyim alış verişi yapacaklar. Bu süreç, hedef kitleye bütünsel bir bakış kazandıracak, kendi meslektaşlarıyla ilişkilerini geliştirecek ve sürecin sonunda durum analizi ve çözüm önerileri çıkacak ortaya. Ortak bir dil oluşacak ki, ülkenin geleceğinde bu platformlar genişlesin, sivil toplum güçlensin.
Bu arada yurt dışında gerçekleştirdiğimiz iki faaliyetimiz oldu. Geçtiğimiz Haziran ayında Venedik’te iki sergimiz oldu. Beral Hanımın küratörlüğünde Melih Görgün’ün bir sergisiydi: “Ölüm Karşı Yakada”. Viyana’da yaşayan dansçımız Ziya Azazi ile birlikte de bir performans gerçekleştirdi. Geçtiğimiz ay da Brüksel’de genç Türk grafik tasarımcılarımızın “Bayrak: Bir Kimlikleştirme Deneyi” başlıklı sergisini gerçekleştik. Girişimlerimize katkı ve katılımlarınızı bekliyorum, teşekkür ediyorum.
Beral MadraBöylece yepyeni bir derneğin de nasıl bir işlev taşıdığını gördük. Gerçekten bu büyük portal sadece Türkiye için değil bugün son Güney Kafkasya ve Ortadoğu gezimde gördüğüm kadarıyla orda bu konuda. çok büyük eksiklikler var. Bu portal o bölgelere de çok yardımcı olacak. Ben oldukça yoğun bir tanıtımını da yaptım. Herkes bekliyor açıkçası bunu. Tabi bu arada bu portalin bence eleştirel düşünceyle dolması gerekiyor. Bu portal sadece bir tanıtım yeri olarak değil bütün sorunların kavrandığı, yeni oluşumların tartışıldığı bir platform olması tabi ki beklenen bir durum. İnsallah olur. Benim durumum burada biraz hem şizofrenik hem moderatör hem de konuşmacı olarak görülüyorum ve de çok acayip de bir başlık koymuşum. “örgütsüz sanat” diye. Acaba niye koymuşum diye düşünürken herhalde bir duruma dikkati çekmek için koydum. Olumsuzluk her zaman rahatsız ediyor insanları. Pozitif düşünce, pozitif yaşam, pozitif hayat biçimi bugün herkesin çok fazla benimsediği bir durum. Ama acaba bu kadar pozitiflik insanları biraz vasatlaştırıyor mu?. Ben bunun kuşkusunu taşıyorum doğrusu. Ama ben buradan yola çıkarak yani örgütsüzlükten yola çıkarak örgütlülüğe doğru gidildiğini düşünüyorum. Çünkü gerçekte 20. yy’ın son çeyreğine baktığımızda bu yüzyılın ilk başındaki sanat gelişmelerine baktığımızda sanat aslında bu örgütsüz ortamda ortaya çıkıyor. Yani gerçek diyelim ilerici düşünceler, irdelemeler, sorgulamalar bütün bunlar insanların kendilerini tamamen özgür duyumsadıkları alanda oluşuyor. Bu nedenle örneğin NOMAD gibi ya da diğer Türkiye’deki “oda projesi”, apartman projesi, bu küçük ve tamamen örgütsüzmüş gibi görünen fakat kendi içinde bir mikro örgüt ve herkesin bağımsız ve özgür olduğu bir mikro örgüt olduğu oluşumlar da bence çok önemli gelişmeler olabilir. Zaten bugün baktığımız zaman bienallerde olsun dünyadaki sanatta böyle herkes gruplar halinde ve kendi içinde çalışıyor ama bu bir süre sonra daha büyük örgütlere evrilebilir veya kaybolabilir. Kaybolmasının da hiçbir önemi yok. Türkiye’de sanatçılar bir işçi statüsündedir. Bağ-kur üyesi olabiliyor. Biliyorsunuz devlet memuru olan sanatçılarımız var. Bunların işte sendikalar işliyor mu, işlemiyor mu hala onu daha doğrusu bilmiyorum. Bunun dışında vakıflarda ve derneklerde sanatçılar örgütleniyor Ancak bunların da hareketleri kısıtlı, en basitinden bir dernek bir proje yapmak üzere bir para alacağı zaman bu paranın kullanımı konusunda bile korkunç zorluklar çekiyor.. Ve korkunç sorumlulukları var. Yani bir takım kolaylıklar gerekiyor ki, bu örgütler kendi işlerinde çalışabilsin ve etrafına da faydalı olabilsin. Eğer bizim karşımızda AB kültür sistemi gibi bir sistem varsa, ki bu sistemin sivil örgütler ve kurumlarla dolu kurumlar arasında aklınızın hayalinizin alamayacağı kadar yoğun bir iletişim söz konusu. Yani paketler sanat içinde, ve sanatçıların olduğu paketler kurumlardan kurumlara taşınabiliyor, bu da networking olayıyla gerçekleşiyor, Türkiye’de henüz böyle bir şey yok, bu konuda Türkiye örgütsüz sayılır, devlet hiçbir zaman bizim gibi sivil alanda çalışan insanlara, böyle bir paye vermedi. Şu anda da görünürde fazla bir şey yok. Bu konuda sorunlar var. Bu kısıtlı zamanda bu konuları burada tartışamayacağız. Biz de birbuçuk yıl önce uluslar arası eleştirmenler derneği Türkiye şubesini kurduk. Bu 72 ülkede şubesi olan, Paris merkezli ve tamamiyle eleştirel ve özgür düşüncenin savunucusu olan büyük bir sivil örgüt. Türkiye’de üç üniversitede sanat yönetimi bölümü kuruldu ve buralardan öğrenciler mezun oluyor. Ve bunların artık uygulama alanına geçmesi durumunda sivil örgüte ihtiyacı olacak. Yakın bir gelecekte, Küratörler, prodüktörler, disiplinler arası yalnız görsel sanatlar değil, bütün alanlarda uygulama yapan, uzmanlık yapan, idarecilik yapan, yayın yapan, film, video, prodüksüyon yapan, basında çalışana herkesi bu derneğe üye olup kendi hakkını savunmaya, projelerini hayata geçirmeye imkânı olacak. Bu konuda web sayfamız var. Tüzüğümüzü ve etkinliklerimizi oradan görebilirsiniz. Teşekkür ederim.
-
Efendim Yeditepe Üniversite’sinin düzenlediği perspektif no 1 toplantısının son oturumuna hoş geldiniz. Bugünkü konumuz, bellek kurgusu ve müzeler. Türkiye müzecilikten ne anlıyor?, ne anladı ve nereye gidiyor.? Kaotik bir özlem var orada.bu durumu şuna benzetebiliriz; halk sözlü geleneğinde masallar başlar, bir gece rüyasında bir fotoğraf görür birisi, tutkuyla bu fotoğrafın sahibini arar. Bu adam sonunda aşık olur. Ve söylemeye başlar. Bizim müzeler biraz öyle algılanıyor. Ve biz müzelerden biraz da şunu algılıyoruz. Türkiye’de çok sayıda müze kuruluşu girişimi var. Bunlardan bir tanesi Bilgi Üniversitesi, bir tanesi Eczacıbaşı vakıf aracılığıyla onu yapıyor. Benim bildiğim bir Suna İnan Kıraç Vakfı yapıyor. Bunlar böyle arkasında olanaklar olan çabalar. Devlette ben kendimi bildim bileli hep bir müze kurma vaadinde bulunur ve hep de acelesi vardır.. Hep şimdi açalım, şimdi kuralım gibi bir acele içindedir. Bir de kişilerin kendilerine göre girişimleri var. Ama ben bugüne kadar çok farklı müze kuruluşunun içerisinde yer aldım gönüllü olarak. Ama hepsinin de başarıya ulaşamadığını gördüm. O açıdan müze karşısındaki duruşumuzla, şu müzeyi bir tanıyalım. Onun karşısındaki duruşumuzu da bir netleştirelim, olabilir bu toplantıda. Ve belki müze bilgisinin, müze özleminin arkasındaki nedenleri bir parça algılayabiliriz. Onun için müze bir kaotik masallardaki güzel yüzlü, tarif edildiği zaman güzel olduğu, ama sarışın mı, esmer mi olduğu bir türlü anlamadığım o fotoğrafa tutkuyla aşığın yönelmesi gibi bir durum var. Müze açmak istiyoruz. Herkes açmak istiyor. Ama bir türlü de ona ulaşamadık. Ve biraz önce dışarıda hangi sırayla konuşalım dedik kendimize göre. bir strateji oluşturduk. Ben gerçekten sonra sanala doğru gidelim dedim. Ancak sanaldan gerçeğe gitmek daha doğrudur diye bu bizim sanat tarihi derslerinde öyledir. Tarih öncesinden başlardık biz, rönesansta bitmezdi. Bizim yani çağdaş sanatı öğrenmemiz odur. Çağdaş sanat, hoca üret, şöyle yap, böyle yap… Sanat tarihi, bizim derslerde, mağara sanatından başlayıp en çok rönesansta bitiyordu. Buradaki de öyle olmasın diye sanaldan geçmişe doğru gitmek daha doğrudur diye düşündük ve bunu oy birliği ile kararlaştırdık.
-Haşım Nur Güler: Sanal müzelerin bir özelliği her zaman ulaşılabilir olabilmeleri, genelde ücretsiz olmaları ve katılıma en açık model olmaları. Dünyada sanal müzelerle gerçek müzeler üzerine bir tartışma var. Biraz buradan girerek konuşmak istedim. Dünya da çok ciddi, onbinlerin üzerinde bir müze örgütlenmesi var. Bu müzelerin içlerinde birkaç yüz senelik geleneğe dayanan üniteler var. Yeni müzeler var. Çağdaş, modern müzeler de var. Ama bunların birçoğu sürekli, köklü bir gelenekten beslenen, ciddi kadroları, bütçeleri, bellekleri olan kurumlar. Biz yaklaşık onbin üzerinde mail attık, bizim yaklaşık onbin izleyici veri tabanımız var. Her ay iki ya da üç kere iki sergi, bir panel, bir sanatçı atölyesi, diğer metinsel bölümlere bir ekleme… Bunu yaptığımız zaman bizimle ilgilenenlere bunu yolluyoruz. Bir de şu var. Gerçek bir sergi olduğunda basına, medyaya, basın bülteni yolluyoruz. En az bir görsel imge yolluyoruz. Ve bu şekilde zaten karıştırıyorlar. Arayıp sergiyi görmek için adres istiyorlar. Özellikle yaşlı kuşak elemanlarından böyle talep oluyor. Bu şekilde bizim iletişim olanağımızı yaşatmaya çalışıyoruz. Bir de yanlış anlaşılan bir şey var. Bu sitede sergilenen birçok şey var. İsteyen istediği zaman bütün sergilere ulaşabiliyor. İnternetinde böyle bir kolaylığı var. Bu hepimizin katkılarıyla ilerleyecek, yukarı çıkacak. İlk dönem sanatçılardan en yenilere, küratörlerin seçimlerinin sorumluluğunda gerekli izinleri alarak yayınlıyoruz. Biz bu sene beşinci yılını kutluyoruz. 1999’da online edildi bu site. Bizim yanlışlarımız, eksiklerimiz olabilir. Bunun tartışılması da lazım ki kadrolarını oluşturmuş, oturmuş, daha az hatayla işler yapan, gerçek müzeler oluşsun. Benim yaptığım bir şey var. Türkler her şeyi geciktirirler ve her şeyi birden yapmak isterler. Şimdi biz bunu müze konusunda da yapıyoruz. Bu sitenin ortaya çıkış amaçlarından bir tanesi de bu hataları, eksikleri azaltmak. İnternetin bir kolaylığı da gerçekte yapamayacağınız bir sürü sergiyi yapma olanağı sağlıyor. TÜYAP Beylikdüzü’nde bir eğitim sergisi düzenledik. Bu yıl üçüncüsünü sergiliyoruz. Burada İTÜ sanat ve Tasarım Fakültesi Sanat Yönetimi programından on iki arkadaşımız önceden programlanmış, randevu alınmış ilköğretim okullarına eğitim veriyorlar. Üç bölümlü bir sergi yaptık. Bir bölümüne Eczacıbaşı Vakfı’ndan bir seçki koyduk. Yine aynı koleksiyondan kadına bakışı içeren, kadın temalı bir sergi koyduk. Ortada tek bir yapıtı içeren bir bölüm yapıldı. Her bölümde önce bu yapıtlar üzerine bilgi veriliyor. Önceden hazırlık yaptılar. Pedagoglarla birlikte. Geçen sene mum boyayla eğitim yaptık. Bu sene koraj yapıyoruz. Ve ilginç bir şekilde dün gözlemledim. Ebeveynlerde ufak ufak kağıt yırtıp çocuklara yardım etmeye başladılar. İlginç bir çocuk evebeyn ilişkisine döndü. Ben artık sanal müzeyle ilgili fazlaca bir şey söylemek istemiyorum. İnternet adresimiz www. Sanalmuze.org . Etkinliklerimize buradan ulaşabilirsiniz. Şimdi internetteki sanal müzelerin aşağı-yukarı on yıllık bir geçmişi var ama buna mukabil Amerikalıların deyimiyle tuğla-harç müzelerinin yüzlerce yıllık geçmişi var. Tabi ben bu konuları ilk duyduğum zaman önemli web müzelerinin sitelerine girdim. Fakat bu projenin gelişme sürecinde ben gördüm ki bu sitelere bütün koleksiyonlar yüklenmeye başlandı ve sonunda duvarsız müze kavramına yaklaşan bir gelişme oldu. Şimdi burada Türkiye’nin durumunda bir problem var. Biz gerçek tuğla-harç müzelerimizi, maalesef olanları güncelleyemedik, geçerli işletme modelleri haline dönüştüremedik. Şimdi çok kısa bir sürede hem gerçek müzelerimizi var etmek, kaybolmakta olan ve kaçıp gitmekte olan bellek ürünlerimizi yakalamak, hem de onları bir şekilde dijitalleştirip internete yüklemek zorundayız. Her zaman olduğu gibi iki ayağımız bir pabuçta. Teşekkür ederim.
Ali ArtunŞimdi benim Bilbao’yu seçmemin nedeni Bilbao’nun çağdaş müzeciliğinin en şöhretli olması. Çağdaş küresel sanatların da en şöhretlisi olması. Ve bir taraftan da sanat yönetiminin en dahiyane girişimi olarak bilinmesi. Bilbao’da 1908’de bir güzel sanatlar müzesi kuruluyor. Ayrıca 1924’te de bir modern sanatlar müzesi kuruluyor. Bu müzeler, daha sonra birleşiyorlar ve devamlı, yenileniyorlar. Ve bu kasaba bunları hakikaten özümsüyor, kuruyor. Bilbao Gugunhaym’ı bu kasabanın kendi çehresini değiştirme tasarısının bir parçası olarak gündeme geliyor. Yani bir kentsel yenilenme projesinin bir ayağı olarak gündeme geliyor. Çünkü Bilbao bu baskıların ETA terörizminin pençesindeki 2 milyon nüfuslu, küçük, endüstrisi köhnemiş bir şehir imajından kurtulmak istiyor. Ve dijital teknalojilere dayalı bir finans şehri olmak istiyor. Ve bir kültür turizmi merkezine dönüşmek istiyor. Aynı zamanda BASK’ın da merkezi olması dolayısıyla BASK’ın canlandırılması için de bu proje son derece önemli. Ve bu nedenle de bu tür projelerin uzmanı olan ünlü mimarlara bir dizi proje ısmarlıyorlar. Mesela Metriu Leonard Foster tarafından, kalastra bir köprü yapılıyor, opera binası var, bir ulaşım merkezi var ve bir de Bilbao’nun müzesi var. Bu da ünlü mimar Gehri’nin projesi. 2005’te birçok tasarıda oluşan bu projenin sonuçlanması bekleniyor. Ve bu programın içinde de yürütüyorlar. Aslında bu tür projelerin Amerika’da ve İngiltere’de de örnekleri var. Endüstrileşmesi kurulan şehirlerin endüstrisinin çökmesi şehri ayağa kaldırmak için önemli bir gelişim. Politika bu kentsel yenilenme ve de özellikle müze odaklı oluyor. Mesela Liverpool’da böyle bir şey yaşanıyor. Endüstri çökünce, halk ayaklanıyor, çünkü büyük bir fukaralaşma yaşanıyor. Bu ayaklanmaya karşı Thatcher hemen orada Liverpooltate projesi hayata geçiriyor, bunun böyle modelleri de var. Fransız ve İskandinavların geliştirdikleri eko müzeler var. Sermayenin globalleşmesiyle kültür de globalleşiyor ve müze kentler arasındaki rekabetin önemli ve en gözde bir sahnesi haline geliyor. Galerilerin de aslında şimdiki konumları kentsel yenilenmede kentsel bir şekilde kullanılıyor. Gugenheim 19. yy’de büyük tekelleri kuran gruptan. Bu tekeller çok önemli. Çünkü bugünkü önemli müzelerin büyük bir kısmı bu grup tarafından kuruluyor. Bunlar 19. yy’nin sonlarına doğru hiçbir sınır tanımadan tekeller oluşturuyorlar. Ta ki 19.yy’nin sonunda bu anti-tröst yasaları çıkana kadar. Bunlar ilk kuşak müzeleri kuran bir grup. Ve bunlar bu kurdukları müzeler, üniversiteler ve kültürel hayat üzerinde önemli bir egemenlik kuruyorlar ve hala da sürdürüyorlar. Bütün bu küresel girişimi başlatan Gugenheim Vakfı da 1937’de kuruluyor. Halen Gugenheim imparatorluğunun çekirdeği. New York’taki Gugenheim müzesinin açılışı ise 1959. Bunun asıl koleksiyonu soyut ekspersyonistlerden oluşuyor. Yani bu Amerikanın ilk evrensel akımı olarak tanıttığı, ikinci dünya savaşı arifesinin New York okulu ve bu koleksiyonunu oluşmasında da Pegi Gugenheim’ın yani Gugenheim’ın kızı, ve bu evrensel akımın kurumsallaşmasında, yerleşmesinde çok önemli bir rölü oluyor. İkinci dünya savaşının ertesinde bu akım Amerika’nın resmi sanatı haline geliyor. Ve kültürel politikalarında büyük rol oynuyor. Ancak bu Gugenhaym vakfının bu küresel atılımı 1989’dan sonra oluyor. Ve şu anki yöneticisi olan Thomas Krenz’in yönetimi devralmasıyla başlıyor. Krenz bir küresel müze zinciri hayal ediyor. Ve işe önce New York’taki Gugenheim’a büyük bir ek yaparak başlıyor. Arkasından Manhattan’ın güneyindeki Soho müzesini açıyor. Arkasında Pegy Gugenheim’ın Venedik’teki malikanesi de olan müzeye bir ek yapıyor. Bu üç müzeyi önce bir çekirdek olarak merkezileştirip aynı yönetim altında topluyor ve bir yandan da yerel küratörlerle ilişki içinde, özellikle Avrupa’da başka müzelerin açılması için bu müze zincirini gerçekleştirmek için girişimlerde bulunuyor. Avusturya’da , İtalya’da, Almanya’da ve daha birçok ülkede temaslara başlıyor. İspanya’da da öncelikle Barselona ile ilgileniyor. Daha sonra birkaç şehirde ve en son Bilbao’da gerçekleştiriyor. İddialı projelerinin diğer ikisi Las Vegas’ta büyük bir kumar ve konaklama kompleksi olan Venecian Müzesinde hem Gugenhaym Las Vegas’ı hem de Gugenhaym ermikajı gerçekleştiriyor. İkincisi ilginç. Ermitajı biliyorsunuz. Çarlık, imparatorluk döneminden kalan Sen-Petersburg’daki önemli bir müze. Krenz ermitajla beraber havuzunu çeşitlendirmek istiyor. Ancak Krenz’in en spekteküler projesi New York’ta özgürlük anıtının karşısı ikiz kulelerin altında ilk bütçesi 950 milyon dolar olan büyük bir projeye girişiyor. Krenz’in amacı küresel bir müze ağı oluşturmak ve küresel bir işletme sistemi örgütlendirmek ve Gugenheim’ı bu sistemin markası haline getirmek. Kendisi zaten Amerikan basın da müze satmanın mucidi olarak tanınıyor. Aslında bu Francising sisteminin tıpkısı. O nedenle Rosa Martinez gezegenin Mc Donald’laştırılmasının markası olarak görüyor Krenz’i. Bunlar çok pahalı projeler ve yerel belediyelere ve halka bedeli çok büyük. Mesela Bilbao’nun bütçesi 250 milyon dolar. Krenz bu yerel müzeleri aslında tek bir işletmenin galerileri gibi görüyor ve bu sistem sayesinde karlı bir iş kurmuş oluyor önce. İkincisi New York’taki kronik finansman açığını karşılayabiliyor. Çünkü yeni projeler için devamlı finansman sıkıntısı içinde. Öte yandan New York’taki müzelerin koleksiyonlarının ancak yüzde 5’ini sergileyebiliyor. Dolayısıyla kalan kısmını işletebilme kabiliyeti kazanıyor, ama hepsinden önemlisi bir estetik egemenlik kuruyor. Kendi koleksiyonunu dünyaya kanalize ediyor. Bütün bu kültürel hegamonyanın gelişeceği bir ayak oluşuyor. Peki, New York’taki Soho kapandı. New York’taki diğer proje 11 Eylül’den sonra iptal edildi. Thomas Krenz bu projeleri nasıl gerçekleştirdi? Hemşerilerin ayaklanması üzerine iptal edildi. Çünkü bu bütçe onları sıkıntıya soktu. Las Vegas’taki kumarhanelerdeki müzeler kumarbazların sanatla da kumar oynayacağı varsayılıyordu ama oynamadılar. Bu yüzden geri sayıyor. Bu aynı zamanda bir de mimari hamleydi. Yapı olarak baktığınızda inşa edilmiş bir tane Bilbao var halen yaşayan, şimdilik cazibesini koruyor Bilbao, etkisi de bir şekilde eğlendirmeye dayalı olduğundan Bilbao’nun endüstrisinden daha çabuk eskiyebilir. Bir tehdit daha var, bu cins yapılar bakımı son derece pahalı yapılar ve çok sık bakım gerektiriyor. Şimdi son olarak bu Bilbao etkisinden bahsetmek istiyorum. Bilbao başka bir şeye atıfta bulunuyor gerçekten. Orijinal olan, otantik olan, asıl olan bir şeyin yerine geçmiyor, yani onu kendine mal etmiyor. Yani o nedenle bir simülasyon, taklit, parodi, kopya değil. Post-modernlik öncesi müzeler gibi saray, ya da 18.-19. yy müzeleri gibi ulusu ve de sanat tarihini temsil etmiyor, aksine sanatı tarihsizleştiriyor. Çünkü yaşanan zamanı estetik deneyimi, şimdiye indiriyor. Şimdiki zamanla sınırlıyor. Yani Bilbao müzesi başka bir şeyin tabi sanat söz konusu mekânı, mecrası değil. Bizatihi kendisi sanattır. Sanatın ve çağdaş müzenin hakikati kendisi ise başlı başına bir mecradır. Veya bir medya olarak müze, kendi kendisinin müzesi, kendini sergiliyor. Kentsel hatta küresel ölçekte bir gösteri. Zaten tüm gezenler bir mimari şaheseri gibi geziyor. Bir katedral gibi ya da Sinan’ın camisi gibi geziyorsunuz. Bu etkiyi güçlendirmek için bir takım efektler de var. Etrafında su var, suyun içinden birden alevler fışkırıyor, birden ortalığı duman basıyor. Bu tür efektlerle de bu etki güçlendiriliyor. Krenz’in tezleri de bu tecrübeyi doğruluyor.Çünkü o kendi tasavvur ettiği müzede mimari deneyimin öncelikli olması gerektiğini söylüyor. Ve Krenz’in çalıştığı mimarlar da bu efekti sağlayabilecek mimarlar.
Nevzat Sayın Ben şu sıralar Bilgi Üniversitesi’nin yapmakta olduğu bir müze projesi üzerine çalışıyorum. Ben aslında bu proje için buraya gelmek isterdim. Ama kurulma aşamasında olduğu için bir takım teknik ve hukuki nedenlerden dolayı şimdilik bu mümkün değil. Ali Artun’u dinlerken içinden çıkarabildiğim şöyle bir şey vardı. Gerçekten de mimarinin sanatla hep böyle bir alıp veremediği olmuştur. Hele böyle mimarlık tarihinin ya da sanat tarihinin böyle sıkışık olduğu dönemlere baktığınızda hep birbirinin içerisine fazlasıyla geçtiğini, mimarların o alanı bir şekilde kapmak, kullanmak ve yapmak için yanıp tutuştuklarını görebiliyorsunuz. Bu bizim de karşımıza gelebiliyor. mimarlıkla sanat arasındaki fark nedir?. Ben mimarlık mimarlıktır diyenlerdenim. Mimarlık her zaman ikna edici olmak zorundaydı. Ve yaygın bir biçimde inandırıcı olmak zorundaydı. Sanatın oysa inandırıcılık, ikna edicilik anlamında mimarlık gibi derin bir meselesi olduğunu düşünmüyorum. O başka bir yerden kendisini tarif ediyor Tabi bu çok kışkırtıcı bir şey. Bir mimar için gerçekten öbür tarafa geçmek için yanıp tutuşabileceği bir şey ve Bilbao örneği aynı Ali’nin özetlediği gibi harika bir şey. Her şeyi bırakıp cizginin öbür tarafına geçmek için çok önemli bir fırsat. TDK sözlüğünde müzenin tanımına baktım. Şöyle diyordu, sanat ve bilim eserlerinin veya sanata ve bilime yarayan nesnelerin saklandığı yer diye anlatıyor. Şimdi bununla Ali Artun’un biraz evvel anlattığı şey arasında, müze kavramı arasında hiçbir ilinti yok, fakat şu bir gerçek ABD’nin dünyaya el koyma kararından sonra bütün bu sanatı da manipüle ederek belli bir yere doğru taşıdığı ve dünyamızın da bu taşıma sırasında harika bir biçimde taşındığı çok açık. Ve eninde sonunda bakıyorsunuz aslında, çok ilginç bir şekilde tarih oluşturma, müze dediğimiz şeyde o ürünler yok ise, böyle bir mekana da gerek olmayacağı için bir adım daha geriye dönerek, o ürünlerin oluşturulma sürecini, konularını ve bunların ele alınış biçimlerini sorgulamaya başlandığı bir süreç. Aslında ikinci dünya savaşı sonrasında artık siyasi tarihi daha toplumsal ve ekonomik tarih olarak kendini değiştirmeye başlıyor ve bugüne doğru gelirken o da kendini kültürel olarak değiştirmeye ve yenilemeye devam ediyor.